SPİNOZA'NIN ETİK ADLI KİTABINI AÇIKLAYAN MORIS FRANZES'DEN ALINTILAR


KURALLARIN BELLİ BAŞLI DUYGULARA YANSIMASI


 “Sevinç” bedenin etkinlik gücünü artıran bir duygu olduğu için iyidir . 

Bedenin etkinlik gücünü azaltan bir duygu “Hüzün” ise ,her zaman kötüdür.  

Aynı nedenle “Neşe” , her zaman iyi, “Melankoli”  ,her zaman kötüdür. 

Hazzın aşırı , dolayısıyla kötü olması , Acının ise iyi olması mümkündür .

Haz, bedenin bir ya da birçok parçasını diğerlerinden daha çok etkilendiği bir duygudur, bu duygunun öyle bir gücü olabilir ki, bedenin diğer eylemlerini aşabilir , bedene inatla bağlı kalır , eş deyişle “bağımlılık “ yaratabilir ve bedenin başka etkiler alma yeteneğini etkileyebilir. 

Acı ise , bir hüzün olduğu için , kendi başına iyi olamaz. 
Ama Hazzı dizginleyerek aşırı olmasını sağlayan bir acı tasavvur edilebilir. 
Bunu yaparak , hazzın ,bedenin etkinlik gücünü azaltmasına engel olacağı için acı, iyi olabilir.

Aşk ve Arzunun da , aşırısı olabilir. 
Yukarıda , hiçbir zaman aşırı olmadığını, her zaman iyi olduğunu söylediğimiz Neşe ,aslında, kolayca düşünülebilen ,söylenebilen, ama pek de gözlemlenemeyen bir duygudur . 

Duyguların çoğu aşırıdır ve zihni , tek bir nesneyi görmeye öylesine bağlarlar ki ,başkalarını düşünemez olur. 

 Bir tek duygunun inatla bağlı kaldığı çok sayıda insan vardır.

İnsanların zaman zaman bir nesneden öylesine etkilendiklerini görürüz ki , nesne ortada bulunmasa da , önlerinde bulunduğuna inanırlar. 

Söz konusu insan, uykuya dalmış birisi değilse , hezeyan içinde ya da deli olduğunu söyleriz.

Esasında ,gece ,gündüz sevdiği kadını düşünen aşık ya 
da ,kazanç ve paradan başka bir şey düşünmeyen aç gözlü ve sadece ününü düşünen hırslının durumu da , hezeyan geçireninkinden farklı değildir. 
Ama bunların hezeyan içinde ya da deli oldukları söylenemez , çünkü aşıkla alay edilir , açgözlü ve hırslı insanda ise nefret edilir ve nefret edilmeyi “hak ettiklerine “ inanılır . 

Halbuki  gerçekte , Açgözlülük, Hırs, Cinselliğe düşkünlüğü de, birer hezeyan türüdür ve tüm –hastalıklar  - hak ettikleri bir şey varsa ,o da , nefret edilmek değil , yalnızca anlaşılmaktır.

Nefret , hiçbir zaman iyi olamaz . 
Haset yalancılık ,Hor görme , öfke, Öç alma gibi , nefrete indirgeyebileceğimiz ya da nefretten doğan tüm duygular kötüdür . 
İnsanlara duyduğumuz nefretten kaynaklanan tüm isteklerimiz , alçakçadır ve Devlet içinde haksız ve gayrı adildir.




ALAYCILIK


Alaycılık ile şaka ve eğlenceyi bir tutmamak gerekir . 
Alaycılık kötü , şakalaşmak , gülüp eğlenmek ise , saf bir sevinçtir ve aşırıya kaçmadığı sürece , iyidir.

Bazı kasvetli ve acıklı batıl inançlar , hazzı engellemeyi ister, halbuki , melankoliyi savmak ile açlık ve susuzluğu gidermek arasında bir fark yoktur ve bunlardan birinin ötekinden uygun ya da uygunsuz görülmesi için neden yoktur.

Tanrı ,benim güçsüzlüğümden ve sıkıntımdan haz alıyor olamaz. 

Gözyaşlarını, iç çekmelerini , endişe ve bunlar gibi ,iç güçsüzlüğü açığa vuran diğer işaretleri erdem sayan Tanrısal bir güç olamaz , tersine , ne kadar sevinç  duyarsak , Tanrısal doğaya o kadar yaklaşmış oluruz . 

Bu nedenledir ki , bilge bir kişiye , dünya nimetlerinden mümkün olduğu kadar yararlanmak ( kuşkusuz bıkkınlık noktasına kadar değil , çünkü bu artık haz almak değildir ) yaraşır.

Kendini ölçülü ve hoş yiyeceklerle diriltip dinçleştirmek , kokulardan ve yeşeren bitkilerin güzelliğinden ,iyi giyim ,müzik, spor ve tiyatrodan ve insanın , başkalarına zarar vermeksizin yararlanabileceği bu tür başka şeylerden haz almak ,hep bilge bir insana yaraşır şeyledir.


İnsan bedeni , değişik doğada çok sayıda parçanın bir birleşimidir ve bu nedenle , bedenin tümünün kendi doğasına uygun olarak yeşerebilmesi için, sürekli biçimde , çok sayıda besin ve etkinliğe gereksinim duyar. 

Beden ne kadar çok şeyi yapmaya ve algılamaya yetenek kazanırsa , zihin de , o kadar çok şeyi anlamaya yetenekli olur . 

Bir insan için bundan daha iyi bir yaşam biçimi düşünülemez.




NEFRET 

Nefret, karşı-nefretten beslendiği için ,Aklın güdümünde olan insan, Nefret, Öfke ve Hor görülmeye, sevgi ve gönül zenginliği ile karşılık verir . 

Uğradığı saldırıların öcünü karşı nefretle almak isteyen ,sefil bir yaşam yaşar , buna karşılık , Nefreti Sevgi ile yenmenin yolunu arayan , savaşımını sevinç ve güvenlik içinde yapar ve aynı anda birçok saldırı ile baş edebilir.



Ne Umut ,ne de Endişe duygusu ,kendi kendine olmaz . Çünkü endişesiz umut, umutsuz endişe olmaz ve sonuçta ikisi de endişe , yani hüzün içerir. 



Bütün duygular , bir bilgi eksikliği ve zihin güçsüzlüğüne işarettir . Bu nedenledir ki ,Güven , güvensizlik, Kendinden memnun olma ve Vicdan azabı gibi duygular , hep bir iç güçsüzlüğü açığa vuran duygulardır.  

Her ne kadar , Güven ve kendinden hoşnut olma , birer sevinç duygusu ise de, umut ve endişe gibi hüzünlü bir duygunun onları öncelemiş olduğuna işaret eder.

Aklın güdümünde yaşamaya çaba harcayan , Umuda bel bağlamamaya , endişeden arınmaya , kaderine mümkün olduğu kadar egemen olmaya ve eylemlerini, akılın güvenilir öğütlerine göre yöneltmeye çalışır.

GÖZÜNDE BÜYÜTME VE KÜÇÜMSEME

Bu duygular usa aykırı oldukları için ,her zaman kötüdür . 

Bu duygular hem olduğundan büyük ya da büyük görülen için , hem de gören için kötüdür.

ACIMA duygusu , aklın güdümünde yaşayan bir insan için hem de kötü hem de yarasızdır. 

Kötü olması ,hüzün veren bir duygu olmasından ,yarasız olması da , bu duygudan çıkabilecek iyiliği , yani acıdığımız insanı sıkıntısından kurtarmak için harcayacağımız çabayı , zaten aklın buyruğu ile harcamak isteyeceğimizdendir. 

Aklın güdümünde yapmayı isteyeceğimiz yardım, acıma duygusu altında yapacağımız yardımdan muhakkak daha etkin olacaktır. 

Bu nedenledir ki , aklın güdümünde ki bir insan , mümkün olduğu kadar , acıma duygusundan sıyrılmaya çalışır.

Her şeyin , Tanrısal doğanın zorunluluğundan çıktığını ve doğanın her zaman ve her yerde geçerli kurallarına göre oluştuğunu bilen biri , nefret edilecek , gülünecek ya da hor görülecek bir şey bulamayacağı için , hiç kimseye de acıma duygusu duymayacaktır.; insan erdeminin izin verdiği ölçüde iyi davranmaya ve bundan sevinç duymaya çalışacaktır.


TAKDİR duygusu usa aykırı değildir onunla bağdaşabilir ve ondan doğabilir.

HAKSIZLIĞA İSYAN  duygusu ise , bir nefretle ilişkili olduğu ve nefretten doğduğu için zorunlu olarak kötüdür. Burada dikkat edilmesi gereken bir hususuz vardır: Devletin üşütün erkinin, devlet içinde barışı muhafaza etmek için, başkasına haksızlık eden bir yurttaşı cezalandırması “ Haksızlığa isyan “ sayılamaz . Çünkü devlet, o yurttaştan nefret ettiği için değil , ussal bir nedenle gerekli gördüğü için cezalanmaktadır.

KENDİNDEN HOŞNUT OLMA duygusu , eğer ustan kaynaklanıyorsa , tasavvur edilebilecek en büyük hoşnutluktur.

ALÇAK GÖNÜLLÜK duygusu insanın kendi güçsüzlüğüne odaklanması gibi tezahür ediyorsa , ustan kaynaklanmıyordur, dolaysıyla da ,bir erdem değildir . Çünkü kendini ussal bir biçimde tanıyan insanın ,kendi özü , eş deyişle ,kendi gücü hakkında berrak bir fikri vardır ve us yoluyla kendisini başkasına kıyasla güçsüz bulması , onu için bir güç kaybı değil ,güç artışıdır.

PİŞMANLIK duygusu , ustan kaynaklanmadığı için bir erdem değildir.

ENDİŞE duymayan kitle ürkütücüdür.

KİBİR VE AŞAĞILIK DUYGULARI

Kendini tanımamaktan kaynaklanır. 
Kendini aşırı beğenme ve olduğundan aşağı görme olarak beliren bu duyguların ikisi de ,önemli bir ruhsal güçsüzlüktür, dolayısı ile bu duyguların içinde olanlar ,tutkulara çok açıktırlar.  

Bu ikisinden ,Aşağılık duygusu  daha kolay düzelebilir ,çünkü bir sevinç duygusu olduğu için Kibir , bir hüzün duygusu olan Aşağılık duygusundan daha güçlüdür. 

Kibir ,insanın kendisini olduğundan üstün görmesinden kaynaklanan bir sevinçtir, bu nedenle ,kibirli insan ,bu yanlış kanaatini besleyen dalkavuklarla bulunmaktan hoşlanır ,onu olduğu gibi görenlerden hoşlanmaz.

Kibir ,insanın kendini diğerlerinden üstün görmesi ,aşağılık duygusu da ,aşağı görmesi olarak beliren birer yanlış kanaattir. 

Bu iki duygu birbirlerine zıt olmaların karşın , kibirli insan ise aşağılık duygusu içinde olan ,benzer ruh halleri içindedirler. 
İkisi de , başkalarının erdemlerinden hüzün duyar., başkalarının kusur içinde olduklarını imgelemek , hüzünlerini biraz olsun dağıtır, başkalarının da kusurlu olmasından teselli bulurlar .

Hiç kimse , haset duymaya ,Aşağılık duygusu içinde olandan daha eğilimli değildir . 

Bu duygu içinde olanlar , sürekli olarak insanların yaptıklarını gözlerler , amaçları ,onları düzeltmekten çok , eleştirmek , yanlışlarını kınamaktır . 

Alçak gönüllü olmakla, kendilerini değersiz bulmakla övünürler ama bunu ,kendi değerlerini görmüyormuş kanısını uyandıracak biçimde yaparlar. 


Spinoza burada okuyucuyu uyarma gereksinimi duyar .

Niyeti ,insan kusur ve saçmalıklarını sergilemek değildir. İnsanların tüm davranışları, içinde bulundukları duygusal durumun doğal sonuçlarıdır. 

Nasıl ki ,üç açısının iki dik açıya eşit olması ,üçgenin doğasını doğal sonucu ise, insanın haset duyması da , aşağılım duygusunun doğal sonucudur. 
Duygular için “iyi” ya da “kötü” olduklarının söylenmesi ,insan için yararlı olup olmamaları anlamındadır. 

Yoksa hiçbir doğal şeyin içinde ,iyilik ve kötülük gibi nitelikler yoktur . 

Doğa yasaları ,insanın da bir parçası olduğu doğanın genel düzeni ile ilgilidir ve insan duyguları da ,doğanın diğer şeyleri gibi ele alınmalıdır çünkü bunlar da her şey gibi . Doğanın içkin gücünün tezahüründen başka bir şey değildir. 

NELER YARARLI NEYİN YARARSIZ 

GURURLANMA anımsanacağı gibi , başkalarının övgü ile karşıladığı bir eylemimizden duyduğumuz bir sevinçtir . 

Bu duygu muhakkak usa aykırı değildi, ustan da kaynaklanabilir ama “boş bir gurur” olarak tezahür etmesi de mümkündür . 

Boş gurur salt insan kalabalığının kanaatinden beslenen ,kitlelerin bizden övgü ile söz ettiğini imgelememizden doğan bir kendinden hoşnutluktur.

Tabii , kitlelerin bu kanaatini değiştirdiğinde ,bu kendini sevme hali de sona ereceği için , duydukları gurur ,kalabalığın kanaatine bağlı olanlar , sürekli olarak ünlerini korumak çaba ve endişesi içinde olurlar . Kalabalığın alkışlarına hak kazanmak için , diğer insanların ünlerini yok etmeye çalışırlar . 

Kendilerinden hoşnut olmaları ,başkalarının ününe verecekleri zarara bağlı olacağı için birbirlerini küçük düşürmek için dayanılmaz bir itki doğar. 

Mücadeleyi kazanan , kendisi için yararlı bir şey yapmış olduğu için değil , başkasına zarar vermiş olduğu için gururlanır ki bu gurur yad a bu tür bir kendinden hoşnutluk ,içi boş bir hiçtir.

TUTKUDAN kaynaklanan istekler ,”kör isteklerdir” ,ustan kaynaklananlar ise, dengeli ve gerçekçidir ,hiçbir zaman aşırı olmazlar , usun güdümündeki biri ,şimdi elde edeceği önemsiz bir yarar için, gelecekteki daha büyük bir yararı feda etmez.

Bir şeyin iyi olmadığına dair bilgi, yetersiz fikirlere dayanır , çünkü bir şeyin iyi olmadığına , bizde bir hüzün uyandırdığını fark ettiğimiz için karar veririz ve bu karar ,ustan değil dış etkilenmeden ,yani tutkudan kaynaklanır . 

Dolayısı ile denilebilir ki , eğer ,insan zihni sadece yeterli fikirlere sahip olsaydı ,herhangi kötü şey” nosyonu oluşturamayacaktı.



Usun güdümünde olduğumuz zaman , iki iyiden büyüğünü , iki kötüden küçüğünü isteriz . 

Yine aklın güdümünde olduğumuz zaman, büyük yarar görmek için , küçük bir zarara katlanır ,büyük zarara neden olacaksa , küçük bir yarardan feragat ederiz.

Usun güdümünde olduğumuz zaman , şimdi elde edebileceğimiz bir küçük yarara ,ileride elde edebileceğimiz büyük yararı yeğ tutarız . Aynı biçimde ,şimdiki küçük zararı ,gelecekte başımıza gelebilecek büyük bir zarara yeğ tutarız.

TÜM İNSANLAR TUTKULARA AÇIKTIR

Doğaları gereği , tutkulara tabi olma zorunluluğu içinde yaşayan insanlar , tutkuların güdümünde davranabilecekleri gibi ,akıllarının güdümünde de hareket edebilirler. Tutkuların güdümünde olan , sadece edindiği kanaatlere göre hareket eden insanın yaşamı ussal davranan göre çok farklıdır. Birincisi , neyi ne için yaptığının fakında değildir ,ikincisi ise , yaşamda kendisi için neyin önceliğe sahip olduğunu bilir ve onu , ister kendisinden başak hiç kimseye kendisini beğendirmesi gerekmez. Bu nedenledir ki , birincisi köle ,ikincisi de özgür insandır . 


ÖZGÜR İNSAN SPİNOZACI BİLGE





İYİ VE KÖTÜYÜ ÖĞRENİNCE (DUYGULAR DEVREYE GİRER ) ÖZGÜRLÜĞÜNÜ YİTİRİRSİN DAHA SONRA ERDEMİ ELDE ETMEK ÇABASIYLA ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞMAYA YAKLAŞIRSIN


Ademoğlu doğası gereği ,ilk atasının izinden gitmek ,”iyilik ve kötülük ağacının “ meyvesini yemek , iyiyi kötüyü öğrenmek zorundadır .

İnsanın doğası , iyiyi ve kötüyü öğrenmesini ,bunu  sonucu olarak ,özgürlüğünü yitirmesini ,erdemi ise ,”iyi ve kötüden “ arınmasını ,özgürlüğünü yeniden elde etmek için çaba harcamasını buyurmaktadır.


Özgür bir insanın savaşa girme kararı ile savaştan kaçma kararı ,aynı zihin sağlamlığını gösterir.


Cahiller arasında yaşayan özgür insan onların kendisine iyilik yapmalarından kaçınmaya çalışır. 

Her insan kendi yapısına göre iyilik yapar ve yaptığı iyiliğin pek de taktir edilmediğini görünce bundan üzüntü duyar. 

Özgür insan diğer insanların kendisinden bu nedenle  nefret edilmesinin önüne geçmek için ,mümkün olduğu kadar ,iyiliklerinden kaçınmaya çalışır. 

Tabii, burada yol gösterici kural dürüstlüktür . Cahil de olsa ,insan için insandan daha değerli bir şey olmaza ve eğer bir insan yardım görmüşse ,bunun için minnettar olmak –ve bunu göstermek – gerekir.


Kör isteklerin güdümünde olan insanların minnettarlığı ise, bir aldatmacadan başka bir şey değildir.

Zihni güçlü olan bir insan , her şeyin Tanrısal doğadaki zorunluluktan kaynaklandığını ,dolayısıysı ile de, tahammül edilmez ve kötü olduğunu düşündüğü , kendisine ahlaksız ,iğrenç, haksız ve alçakça görünen şeyleri böyle görmesine ,şeyleri bulanık ,sakat ve karmakarışık bir biçimde kavramasının neden olduğunu bilir . Bu nedenle , her şeyden önce ,şeyleri kendilerinde oldukları gibi kavramaya ,gerçek bilginin önündeki engeller olan ,Nefret, Haset, Alaycılık, Kibir gibi duygulardan uzak durmaya çalışır .



ÖZGÜRLÜĞÜN YOLUNDA KILAVUZ AKIL OLMALIDIR. 

Ama bu nasıl gerçekleşecektir ? Özgürlük yolunda , başka bir deyişle ,duygulara egemen olma uğraşında ,aklın kılavuzluğu nasıl sağlanacak, “yola” nasıl girilecektir ? İşte bu soruların yanıtını Beşinci bölüm verecektir.


ETİK V . BÖLÜM 

 İŞLERİ ELE ALMAK : DUYGULARA KARŞI ETKİN BİR TUTUM  ALMAK

Duyguları dış nedene bağlamak yanılgısından kurtulmak .

Zihinde oluşmuş bir etkiyi ,eş deyişle bir duyguyu , ona neden olduğunu düşündüğümüz bir dış nedenle ilişkilendirmeyi sona erdirip ,başka bir düşünceye bağlayabilirsek , o dış nedene karşı duyulan sevgi ,nefret ve bu duygulardan doğan zihinsel dalgalanmalar yok olur.

Esasen ,duyguyu, ona neden olduğunu bulanık bir biçimde düşündüğümüz şeyden soyutlamak , onu gerçekten anlamamıza ve zihnimize egemen olmasından kurtulmamıza olanak verir. 


Duyguları tanımak 

Bir tutku , biz onun hakkında açık ve seçik bir fikir edinir edinmez ,tutku olmaktan çıkar , çünkü tutku ,karmaşık, bulanık bir fikirdir ve açık ve seçik hale geldiğinde , artık bir tutku olmaya son verir. Bit duyguyu ne kadar anlarsak ona o kadar egemen olur ,ona karşı o denli az edilgen kalırız.

İnsan doğasının bir gereğine göre , herkes, başkalarının da kendisi gibi davranmasını ister , şimdi aklın güdümünde olmayan edilgin birinde ,bu itki “hırs” adını verdiğimiz bir tutku olarak belirecek,
Tersine ,aklın buyruklarına uyarak etkin bir biçimde yaşayan birinde ise, bu aynı itki ,”insan sevgisi” adını verebileceğimiz bir erdem ya da eylem olarak tezahür edecektir. Bu durum ,bizi belirli bir biçimde davranmaya belirleyen tüm istekler için geçerlidir.

Zaman içinde ,anladığımız şeylere ilişkin duyguların , giderek , karmaşık ve sakat bir biçimde kavradığımız şeylere ilişkin olanları aşması.

Eğer sürekli olarak duygularımızı anlamaya çalışırsak ,zaman da lehimize çalışacak , anladığımız şeylere ilişki duygular sakat biçimde kavradıklarımızı aşacaktır. 

BEBEK ÖRNEĞİ 

Ortaya çıkışını herhangi bir nedene bağlayamadığımız , özgürce ,spontane biçimde ortaya çıktığını imgelediğimiz şeylere karşı hissettiğimiz duygular daha güçlü olur. 

Zorunlu bir biçimde oluştuklarını gördüğümüz şeylerden ise, daha az etkilenir , onlara karşı daha güçlü olur , daha az edilgin kalırız.

Her şeyin zorunlu bir biçimde oluştuğu fikri ,genel bir fikir olmaktan çıkıp da belirli , şu ya da bu şey ile ilgili olmaya başlayınca , giderek , bu şeyleri daha seçik ve canlı bir biçimde imgeleriz ve zihnimiz onlara karşı giderek daha çok güç kazanır . 

Zaten ,günlük deneyimimiz de bunu doğrular : Değerli bir şeyin elimizden gitmesinin verdiği üzüntünün ,bunun kaçınılmaz olduğunu anladığımızda daha da hafiflediğini  görürüz . Aynı biçimde ,konuşamadığı ,yürüyemediği , düşünmediği ve yıllarca ,hemen hemen bilinçsizce yaşadığı için , bir bebeğe karşı acıma hissi duyulduğunu görmeyiz. 

Halbuki , eğer insanların çoğu yetişkin doğsaydı da bir ikisi bebek doğsaydı , herkes bebek doğanlara acıma hissi duyacaktı , çünkü o zaman bebek olmak , doğal ve zorunlu bir şey gibi değil ,doğanın kusuru ya da bir “günahı “ bir haksızlık olarak algılanacaktı.


ŞEYLERİN ORTAK ÖZELLİKLERİNE DOĞAYA İLİŞKİN DUYGULARI BESLEYECEK ÇOK NEENİN BULUNMASI 

Bir duygunun uyarılmasında ne kadar çok neden etkin olmuşsa ,duygu da o denli güçlü ,dirençli ve kalıcı olur. 

Tabii bir duygunun güçlü olması , zararlı olması anlamına gelemez . bir duygunun zararlı olması, güçlü olması ile değil , sadece, zihnin , düşünmesini engellemesi anlamına gelir.

Bir imge , ne kadar çok şeyle ilişkili olursa , o denli çok vesile ile tahrik olur , o kadar canlı olur ve zihnimizi de , o kadar çok işgal eder. 


ZİHNİN DUYGULARI DÜZENLEMESİ VE BELİRLİ BİR DÜZEN İÇİNDE BİRBİRİNE BAĞLANMASI  
( MEDİTASYON VE HAZIRLIK )

Doğamıza aykırı duygular , zihnimizin anlama yeteneğini kullanmasını engelleyen , onunla çatışma içinde olan duygulardır . Eğer zihnimiz ,kendi doğasının gerektirdiği gibi düşünmesini engelleyen bu tür duygular ile çatışma içinde değilse ,açık ve seçik fikirler oluşturabilecek , tümden gelim yoluyla ,bir fikirden ötekini çıkarsayabilecek gücü kendinde bulur . Bu yeteneği ile her şeyi olduğu gibi, bedeninin etkilenmelerini de ,anlama yeteneğine uygun bir düzene göre sıralayabilir.

Bedende olup biten hadiselerinin düzeni aynıdır , biri karmakarışık ve düzensiz durumda ise, öteki de ona koşut olarak ,öyle olur. Dolayısıyla birini düzene sokabilirsek diğeri de düzene girer. 

Duygularımızın üzerinde kusursuz bir bilgi sahibi ve onlara tam anlamıyla egemen olana kadar yapabileceğimiz en iyi şey şudur: Önce ,kendimize doğru bir yaşam yolu seçmek ,başka bir deyişle kendimiz için güvenilir yaşam ilkeleri saptamak ,sonra da ,bunları belleğimize öylesine kazımak ve sürekli olarak günlük yaşamda sıkça karşılaştığımız olaylara uygulamak ki, imgelerimiz bundan geniş bir biçimde etkilensin ve bu yaşam ilkelerini her an karşımızda hazır tutsun .

ÖRNEĞİN; Nefreti, bir karşı-nefretle değil, sevgi ve Yüce Yüreklilikle yenmeyi kendimize yaşam ilkesi edindiğimizi varsayalım. 

Salt böyle bir karar almış olduğumuz için, bu ilkeye gereksinim duyduğumuzda , yani nefrete maruz kaldığımızda ,ilkemizi uygulayabileceğimiz ,yani maruz kaldığımız bu nefrete sevgi ile karşılık verebileceğimizi beklememiz boşunadır .

Aklımızın bize öğütlediği bu davranış kuralını ,gereksinim duyduğumuzda yaşama geçirebilmemiz için ,onu zihnimizde hazır bulundurmamız gerekir . 

Bunu yapabilmek için ,insanların günlük yaşamda birbirlerine yaptıkları haksızlık ve saldırılar üzerinde düşünmemiz ,maruz kalabileceğimiz bu tür saldırılar ve bunlara yüce yüreklilikle nasıl karşılık verebileceğimiz üzerine meditasyon yapmamız yararlı olacaktır. 

Bu yolla , zihnimizde bu tür bir saldırının imgesi ile edinilmiş olduğumuz  “haksızlığa sevgi ve yüce yüreklilikle  karşılık verme” ilkesinin imgesini birleştirmiş olacağımız için , böyle bir haksızlığa uğradığımızda ,yaşam kuralımız da uygulanmaya hazır  ve karşımızda olacaktır. 

ŞUNLARI ZİHİNDE HEP CANLI TUTMAK 

Gerçek menfaatimiz ,insanları sevmek ve onlarla arkadaşlık tesis etmektir .
En yüksek iç hoşnutluk, yaşamımızı akılla yönetmekten doğar 
İnsanların tüm davranışları , doğalarındaki zorunluluktan kaynaklanır.

Bu meditasyonlarla hazırlanmış bir zihnin, öfke, endişe v.s. gibi kötü duygularla başa çıkması , hazırlıksız bir zihne göre çok daha kolay olacaktır.

Meditasyon yolu ile uğrayabileceği saldırı ve haksızlıklara anlayışla bakmaya alıştırılmış bir zihin ,kendi öfkesini ,hazırlıksız bir zihinden çok daha kolay alt edebilecektir. 

Aynı yöntemle , zihini endişe ve korkularla baş etmeye hazırlamak da mümkündür.

Günlük yaşamda karşılaşabilecek tehlikeleri sık sık gözden geçirip bunları imgelemek , sonra da bunlardan kaçmayıp , kararlılıkla üzerlerine giderek nasıl alt edilebilecekleri üzerinde “kafa yormak “  zihni endişe ve korkuya karşı dirençli kılacaktır.

Görüldüğü gibi , yaşadığımız olayları üçüncü tür  
( sezgisel ) bilgi ile algılayacağımız gün gelene kadar , ikinci tür 
( rasyonel ) bilgi ile tanımakla yetinmemiz gerekecektir. 

Ama böyle bir tanıma , rasyonel davranmamıza ,rasyonel düşüncenin benliğimize “işlemesine” yeterli olmayacak , aklımızın doğru olduğuna karar verdiği davranış modelinin  “yaşam bulması “ için, en ilkel bilgilenme yöntemi olan imgelemin ,yani birinci tür bilginin usa uygun bir biçimde oluşturulması gerekecektir. 

Salt kendi iç özgürlüğünü elde etmek istediği için tutku ve itkilerine egemen olmaya çalışan kişi , erdemli davranışın ne olduğunu ve nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalışacaktır . Bunu, hiçbir zaman insanların erdemsizliklerini görmek , insanlığı aşağılamak ve kendine yalancı bir özgürlük ile teselli aramak için yapmayacaktır . Uygulaması zor olmayan bu kuralı dikkate alıp , zihinsel egzersizini de yapan , kısa zaman içinde eylemlerin , aklın buyruklarına göre yönetmeyi başaracaktır.

O şeyin doğada doğanın da o şeyde olduğunu kavramak.





SPİNOZANIN SEVİNCİ NEREDEN GELİYOR 

İnsanın kendisini kusursuz bir biçimde tanıması , yani sonsuz evrensel varlığın, tüm varlıklarda olduğu gibi kendi içine de işlediği gerçeğinin ,bilincine ulaşması , onda büyük bir sevinç uyandıracak , bu sevince eşlik eden evrensel varlığa karşı da , aynı oranda büyük bir sevgi duyacaktır.


NE  YAPABİLİRİZ ?

Zihnin duygulara egemen olması için yapılabilecek ilk 20 önermenin özeti . Kısaca hatırlayalım.

1)  Duyguları tanımak 

2)  Duyguları yarım yamalak imgelediğimiz bir dış nedene bağlama yanılgısından kurtulmak

3)  Zamanla anladığımız şeylere ilişkin duygularımızın ,haklarında karmakarışık ya da sakat bir fikir edinmiş olduğumuz şeylere ilişkin olanların bastırılması.

4)  Zihnimizde ,şeylerin ortak özelliklerine ya da Tanrısal Doğaya ilişkin duyguları besleyecek nedenlerin çoğalması 

5)  Zihnin duyguları düzene sokması 

Aslında bir duygunun gücü , ona neden olan olay ile kişinin gücünün kıyaslanmasıyla tanımlanır .

Diğer yandan zihin gücü , sadece içerdiği bilgi ile,  güçsüzlüğü ise , bilgi yoksunluğuyla tanımlanır. 

Saldırganlık , kuşku ve düşmanlıklar hep, tam anlamıyla sahip olunmayan şeylere duyulan sevgiden doğar .



Oysa bilgi sahip özellikle de , her şeyin özünde Tanrı’nın işleyişini, “okumamızı “ öğreten 3. Tür bilgi ,şeylerin içinde değişmez ve tükenmez gerçeğe sevgi duymamızı sağlayacak , sevgimiz , sıradan bir sevgi olmaktan çıkacak , tutku ve kusurların bozmayacağı bir duygu halini alacaktır.


ZİHİN VE BEDENİN VAR OLUŞU İLE İLİŞKİSİZ ,OLARAK BEKASINA AİT OLAN ŞEYLER 


İnsan zihninin bir şeyler imgeleyebilmesi ve bir şeyler anımsayabilmesi için , bedenin var olması gerekir . Çünkü imgeleme dediğimiz hadise , bir dış bedenin bedenimizde bıraktığı bir izden , anımsama da, hadise  bir imgenin bir diğerini çağrıştırmasından başka bir şey değildir. 


REKARNASYONU KABUL ETMİYOR 

Diğer bir yönden de Spinoza’nın evreni , kendini algılayan bir bedendir. Bu evrenin her parçası da , tümünün karakteristiğini taşır. 
Tüm parçaların ,yer kaplayan bir bedeni ( cismi ) ve –bu bedeni düşünen – bir boyutu vardır. 

Zihnin bengi olan kısmının , bedenin özünü “bengilik cinsinden “ ifade eden fikrin , bedenimizin var olmasından önceki bir yaşantımız olarak anımsamamız mümkün değildir. 
Çünkü anımsama , daha önce gördüğümüz gibi, bedensel bir hadisedir ve bedenin özünü bengilik cinsinden ifade eden bu fikrin , bedende herhangi bir “kalıntısının “ ya da izinin bulunması mümkün değildir . Bengilik bir, “her zaman var oluş olarak “ değil, bir “zamansızlık” , zamanla ilişkisizlik olarak anlaşılmalıdır.

Tikel  ( partikular ) şeyleri ne denli çok anlarsak , Tanrı’yı da o denli anlarız. Zihnin en üstün çabası , en büyük erdemi , şeyleri, üçüncü tür bilgi ile anlamaktır. Daha önce tanıtlandığı gibi üçüncü tür bilgi, Tanrı’nın bazı yüklemleri hakkında eksiksiz bilgiden yola çıkarak , şeylerin özü hakkında eksiksiz bilgiye ulaşan bilgi türüdür , başka bir deyişle , tikel şeylere , içlerindeki TANRISAL DOĞANIN TEZAHÜRÜNÜ GÖRECEK BİR BAKIŞLA BAKMAKTIR. 


NİRRVANAYA 3. TÜR İLE 3. TÜRE 2. İLE ULAŞILIR


Zihnin bu üçüncü tür anlamaya ne kadar yetkin kılarsak , şeyleri bu tür bilgi ile anlamayı o denli isteriz . Zihnin özündeki anlama biçimi budur. Giderek ,her şeyi böyle kavramamız gerektiğini görür , bunu isteriz. Dünyamızı 3. Tür bilgi ile tanıması , zihnimizin erişebileceği en üstün erdem olduğu için , şeyleri bu tür bilgi ile kavrayan , en üstün insan kusursuzluğuna geçer , dolayısıyla , duyulabilecek en büyük en büyük sevinci , en üşütün hoşnutluğu duyar. 

Şeyleri bu üçüncü tür bilgiyle tanıma isteği , sadece ussal (2. Bilgi) bilgiden doğar . Muğlak bir deneyimden ya da kulaktan dolma edindiğimiz karmakarışık ve sakat bilgilerden ,3. Tür bilgi ile bilme isteği doğamaz.

Şeyleri fiili olarak kavramamız iki yolla olur  1) Ya onların varoluşlarını belirli bir zaman ve belirli bir mekanla ilişkilendirerek ele almaktayızdır, 2) Ya da , onları Tanrısal doğanın kapsamı içinde ele alıp , Tanrısal doğadaki zorunluluğun birer vargısı olarak ele almaktayız . İşte ,şeylere bu ikinci yolla bakmak , onları bengilik türünden ele almak demektir. 





Beden var oldukça tutkulara tabidir. 
İnsanların genel kanısına bakacak olursak , zihinlerinin bengiliğinin farkında olduklarını, ama bu bengiliği , sonsuza kadar sürüp gitmekte ve imgelem ve hafızalarının ölümlerinden sonra varlıklarını sürdürmesi gibi bir fikirle karıştırdıklarını görürüz .
Oysa , zihnin ,benliğinden anlaşılması gereken , kişiliğin bekası gibi bir şey değil ,zihnin ,bedenle ilgili olmayan , bilgiyi bedenden almayan , evrensel bir bütünün parçası olan  bir yanın bulunduğudur.


Spinoza’nın Tanrı’sının ,insan zihnin özünü , yani özel doğasını belirleyen içkin gücün ta kendisi olduğunu ve her şey gibi, insan zihnin de Tanrı’nın bir dile gelişi olduğunu bildiğimize göre , şunu söylemeye hakkımız vardır .”İnsanın Tanrı’yı anlamaktan duyduğu iç hoşnutluk , aynı zamanda , Tanrının kendisini anlamaktan duyduğu iç hoşnutluktur.


Bedenimizi çok sayıda şey yapmaya ne denli yatkın kılarsak , zihnimiz de o denli şeyi algılamaya ve anlamaya yatkın olur.

Yaşam adını verdiğimiz şey sürekli bir değişimdir.



Bir şey ne kadar realite içerirse , o kadar kusursuzdur , ne kadar kusursuzsa , o kadar aktif , o kadar az pasif olur ve tersine , ne kadar aktifse , o kadar kusursuzdur. 
Bu kuralı ,insan zihnine uygulayacak olursak : zihnimizde anlayışa ait öğeler , daha çok realite içerdikleri için ,daha kusursuzdurlar. Zihnimizin , bizi aktif kılan tek bölümü , yukarıda bengi olduğu tanıtlanmış olan anlayış yetisi , bizi pasif kılan bölümü ise , ölümlü olduğu tanıtlanmış olan imgelemdir. (imagination ) 

İmgelem ve hafıza , zihnin ölümlü öğeleridir , oysaki anlayış , bengi ( eternel ) bir düşünce kipidir. 


AHLAK DİN VE KUTLULUK

4. bölümde gördüğümüz gibi,  erdemin ya da bir “doğru yaşama” yolunun ilk ve tek ilkesi , kendimiz için yararlı olanı aramaktır. 
Yine o bölümde gördüğümüz gibi , bu ilke , hiç de göründüğü gibi ahlaksızlığın değil, tam tersine ahlaklılığın temelidir. 
Çünkü erdemli , eş deyişle aklın güdümünde olan insan , kendisi için en yararlı şeyin insanlar içinde huzurlu bir yaşam sürmek olduğunu bilir ve kendisi için isteğini “bütün insanlar “ için ister. Bir insan için , tüm insanların akılla hareket etmesinden daha değerli bir şey olmaz.

ZİHNİ GÜÇLÜ İNSAN 

Zihni güçlü insan her şeyden önce , her şeyin Tanrısal, doğadaki zorunluluktan doğduğunu göz önünde bulundurur. Dolayısıyla da, bazı şeylerin rahatsız edici ve kötü olduklarını düşünmesinin , ayrıca, birçok şeyin kendisine ahlaksızca sorumsuz, korkunç, haksız ve aşağılık görünmesinin, şeyleri bulanık, sakat ve karmakarışık biçimde kavradığından kaynaklandığını aklından çıkarmaz.
Bu nedenle , öncelikle ,her şeyi oldukları gibi kavramaya ve Nefret ,öfke, Haset, Alaycılık, Kibir .v.s gibi zihinsel engellerden arınmaya gayret eder . Gerçek  özgürlük budur ve bu gücü elde etmek için , aşkın ( transcendant ) dünya ile ilgili bilgi edinmiş olmaya gerek yoktur.

Oysa, sıradan ,insanın kanısı bu değildir. Örneğin ıradan insanların çoğu, cinsel itkilerini tatmin etmelerine izin verilmesini özgürlük , Tanrı’nın ve devletin – yasalarına uyma zorunluluğunu da , haklarından feragat olarak görürler . 
Spinozacı bir bilgeye göre ise, durum bunun tam tersidir , yani cinsel itkilere boyun eğmek tutsaklık, Tanrısal yasalara göre davranmak ise, özgürlüğün ta kendisidir . Sıradan insan , her türlü ahlaklı dinsel davranışı , yaşamını ahlaklı ve dindarca yaşamış olmanın ödülü olarak , ölümden sonra sırtından alınacak bir yük gibi görür. 

Sıradan insanın ahlaklı , sorumlu ve  “dindarca” davranması için, zihnin bengiliğine inanması ve gelecek yaşamla ilgili bazı umut ve endişeler beklememesi gerekmektedir. 
Oysa aklın kılavuzluk ettiği bir insanın , ahlaklı , sorumlu ve “ dindarca “ davranması için aşkın imgeler gereksinimi olmadığı gibi , zihnin bedenin dağılmasından sonra yaşayacağına dair kesin bir bilgiye dahi ihtiyacı yoktur.


ETİK ÜZERİNE SON SÖZ 

Lao Tse ve Buda gibi, yolunun doruğa ulaştığını söyleyen , sayısız büyük ustadan bir tanesi de , “kutlu” Spinozadır . Bunların hepsi doruğu aynı biçimde betimlediklerine göre , hepsinin de doruk hakkında bilgi sahibi olduğu anlaşılıyor . Ama bütün bunlardan , sadece bir tanesinin bilgisi “kulaktan dolma” olmadığını kesinlikle emin olabiliriz, o da yolun “doğru” yol olduğunu , aklın yöntemleri ile bize tanıtlamak zahmetine katlanmış olan ,Baruh Spinoza’dır. 

Kuşkusuz ki böyle seyrek bulunan bir şeyin , zor olması gerekir. Çünkü eğer esenlik el altında olsaydı ve büyük bir emek harcamadan bulanabilseydi , neredeyse herkes tarafından ihmal edilmiş olması nasıl mümkün olurdu ki? Zaten ,tüm eşsiz şeyler, ender oldukları kadar da güçlüdürler. 


AMAÇ

Spinoza’nın hedefi, bireylerin kişisel yaşamlarında bir devrim yaratmak ,insanları, kendilerini tutuk kılan , özlerindeki yaşam gücünü yaşamalarını engelleyen , insan doğasına yakışmayan vasat bir yaşama mahkum eden “tutkularından “ arındırarak , onlara sürekli özgür , mutlu ve coşku içinde yaşayacakları “kutlu” bir yaşamın yolunu göstermekti. 

EKOL 

Eğer bir toplumun düşünce tarihinde yer alan düşünürlerin , öğretilerini kendi toplumlarına mensup bir ya da birçok başka düşünürün düşünceleri üzerine inşa ettikleri , kuramlarını bunların fikirlerini desteklemek ,antitezler üretmek ya da sentezlere ulaşmak üzere geliştirdikleri gözlemler ve bütün bu düşüncelerin , o toplumu belirgin kılan bir temel öğe etrafında dolaştığına tanık olursak , sanıyorum ki , o topluluğa , o ekole ,o ulusa ait bir düşüncenin varlığından söz edebiliriz.


Yahudi düşüncesinin tarihi Tevrata göre ,MÖ 2000 yıllarında , adının İbranice sözcük anlamı “ Ulu ata “ olan AVRAM  (Hz İbrahim ) ile başlar .Avram’ın fikirleri , zamanın hakim politesit ve putperest kültürü içince ,devrimci ,hakim kültüre karşı duyan –ve kuşku uyandıran – tehlikeli düşünceler ortaya çıkar. 
Avrama göre ,evrenin hükümdarının kent meydanındaki o zavallı heykelin olması söz konusu değildir.

Dünyaya hükmeden ,gözle görülmeyen, elle tutulmayan ,her yerde her zaman bulunan ,hem zaman hem uzam içinde öncesinden sonsuza sürekli var olan , okyanusları, ve gökyüzünü , güneşin ve yıldızların devinimi ,geceyi , gündüzü ve mevsimleri kontrol eden insanların dünyasal yaşamlarını kontrol eden “O” kozmik güçtür. 


YEHOVAH ( GELECEK – ŞİMDİ – GEÇMİŞ ) 


Tevrat’ta Avram’ın temsil etiği antik Yahudi “aydınlanması” bu sonsuz bengi güce yakışan görkemli bir isim de tasarlar . “ Yehovah” İbranice bilen birinin dikkatle baktığında göreceği gibi , bu gizemli sözcük  “var olmak “ fiilinin Gelecek  (Yehi) ,Şimdiki ( Hove) ve Geçmiş ( Hava ) zamanlarından türetilmiş ve sürekli “var” lığı , öncesizden sonsuza var olan bengi kozmik gücü simgeliyordu.




İSPANYA  bu durum XII. Yüzyıla kadar sürdü . Bu arada Yunan ve Arap felsefesi iyice olgunlaşmış ve zamanı parlayan yıldızı İspanya’da . Yahudi elitinin gözünde cazibesini giderek artırıyordu. Yahudi entelektüeller , rabinik otoritelerin  kendilerine öğrettikleri , Aristo felsefesi ve İBN Rüşt gibi büyük Arap düşünürleri ile çelişki içinde görüyorlardı . kafaları biraz karışmıştı.

Acaba aklın yolunu  mu takip etmeleri gerekiyordu ama ozan geleneklerine ve uluslarına sırtlarını mı dönmüş olacaklardı.
Yoksa kendilerini rasyonel düşünceye kaptırmayarak , dinsel öğretiyi harfiyen kabul m edeceklerdi?.... Buna akılları direniyor ve sıkıntı veriyordu 

RAV MOŞE BEN MAYMON ya da adının baş harfleri RAMBAM  bir haham hekim bu sıkıntılı , kararsız , şaşkın elite hitaben bir mektup yazdı “ şaşkınların kılavuzu “ 

Maymonides , bu başyapıtı ,1190 yılında Arapça olarak , Dalalat El Hayirin adı altında yazmıştır 
Yapmaya çalıştığı , dinsel öğreti ile felsefe arasında bir uzlaşma girişimi idi. 

Maymonides’e göre bunu yapanlar , gerçeğin peşinde değillerdi , sadece kendi inanaçlarını haklı çıkarmak için uğraş veriyorlardı ve bu insanlar onda – kendi deyimi ile – “tiksinti “ uyandırıyordu.


Onun amacı felsefe ile Musevilik arasında bir diyalog kurmaktı 

Tanrı’nın varlığı
Tanrı’nın birliği 
Tanrı’nın bedensizliği 

Maymonides böylelikle ,Spinoza’dan geçerek Einstein’a kadar uzanacak olan bir düşünce silsilesinin ilk tohumunu atmış oluyordu . 

Bu fikre göre , Tanrı’yı bilmek ancak doğayı tanımakla olurdu . Çünkü tanrı , kutsal yazılarda değil , sadece ve sadece doğada hüküm süren yasalarında , yani bilimin ortaya çıkarmaya çalıştığı yasalarla keşfedilirdi. 

Maymodines’e göre , aklın gelenek ile çatışma içine girdiği durumlarda, akıl değil geleneği gözden geçirmek gerekiyordu.


Bizim insan olarak tasavvur edebileceğimiz herhangi bir nitelik , bir inan niteliği olacağından , Tanrı’ya herhangi bir nitelik yüklememiz mümkün değildi.


Amsterdam Yahudileri arasında , gerçeği ve esenliği dinlerde aramanın boşuna olduğuna, gerçeğe sadece bilimler yoluyla ulaşılabileceğine inanmaya başlayanların sayısı giderek artmıştı.


DETERMİNİZİM

Ne demektir ? Her olayın bir nedeni vardır ve o nedenin gerçekleşip de , ardından sözü geçen olayın oluşmamasını doğa yasalarına aykırıdır. Aynı koşullarda , hep aynı şey gerçekleşecektir. Aynı koşulların gerçekleşmesi kader değildir ama “EĞER” bu neden koşullar gerçekleşirse , sonucun ne olacağı belirlenmiştir. 





İnsanın zihinsel yaşantısı da doğanın yasalarına tabidir.


Tanrı’nın karşı konulmaz ,şaşmaz ve istisna tanımaz ,gerçek yasaları Evrenin kitabında ve matematik lisanında yazılıdır.

İnsanın özgürleşmesi , bu içkin yasayı anlamasına ve bunu sürekli olarak bilincinde tutmasına ,yaşamına entegre etmesine bağlıdır.



Marx, Freud ve Einstein için yeni inanç Spinoza doktrini ,YENİ tora ise Spinoza’nın Etchika’sıydı . Üçü de –Einstein’ın sözleriyle “ var olan şeylerin düzenli uyumunda kendini açığa vuran Spinoza’nın Tanrısı” nın evrensel, şaşmaz , değişmez yasalarını ortaya çıkarmaya çalışacaklardı.  

İLKELER

Var olan her şeye akıl yasası egemendir . Dünyanın hiçbir ruhani boyutu yoktur.

Her şeyi , her davranışı belirleyen akıl yasası , tek değer ve ölçü kaynağıdır. 

Bunu kabul ve yaşama entegre etmek , insanın erginleşmesinin başlangıcı ve ön koşuludur.


Realitenin “ruhani” bir boyutu olmaması , Dünyanın dışından değil de içinden yönetilmekte olması , onu daha az ilginç ya da daha az esrarengiz yapmaz.

Tersine ,Evrenin tümünde kararlı ve gerçekten de esrarengiz bir biçimde tutarlılıkla çalışan Tanrısal güç , herhangi bir dinsel metinin dile getiremeyeceği kadar görkemlidir.


Üç tür bilgi / dindarlık 

Hatırlanacağı gibi , Spinoza’ya göre , insanın üç tür bilgi edinme olanağı vardı :
1)  Birinci tür bilgi ya da Kanaat ( opinio ) ya da imgeleme . Bu nesnelerin muğlak bir deneyim sonucu karmakarışık bir biçimde algılanması suretiyle edindiğimiz bilgilerdir.
2)  İkinci tür bilgi ya da usa ( ratio ) dayalı bilgi. Bu, nesnelerin özellikleri hakkında edinmiş olduğumuz ortak nosyonlardan ve yeterli fikirlerden yola çıkarak , akıl yürütme yoluyla edindiğimiz rasyonel bilgidir.
3)  Üçüncü tür bilgi ya da sezgisel bilgi ( scientia inuitiva )Bu da ,Doğanın genel düzeni hakkında yeterli bilgi sahibi olduktan sonra , bu düzenin tüm şeylerin özünde işlediğini görüvermektir.
Özel nesnelerin bu özelleşmelerinin, Doğanın genel dokusundan türediğini “çakmaktır “ daha önce de söylediğim gibi , sezgisel bilme , rasyonel bilgimize bir şey katmaz söz konusu gelişme ,sadece perspektif değişimdir. 

ÇAKMA : Bir argo sözcük kullanmak zorunda kaldığım için sizden özür dilerim ama “çakmak “ sözcüğünün Spinoza’nın kullandığı “ intelligere “ 
( etimolojik anlamı . satır aralarında okumak ) kavramına en yakın sözcük olduğunu düşünüyorum.

İnsan kendi kendine yeten bir yaratık değildir. 
Durmadan bir şeyler üretip dünyayı kendi ihtiyaçlarına uygun  hale getirmeye çalışır . Kendi ihtiyaçlarına göre dünyayı değiştirir. 

Fakat insan doğayı değiştirince kendi ihtiyaçları da değişmiş olur. İhtiyaçları değiştikçe kültür değişir ,kültür değişince insan değişir. 
Yani insan ile dünya birbirini sürekli değiştirme süreci içindedir . 
Hegelci anlamıyla , insan ile doğa diyalektik bir ilişki içindedir.
Geçim araçlarının üretimi ilk tarihsel iştir ve insanın en belirgin özelliğidir . bilinç ,vicdan, mantık, hukuk ve diğer entelektüel ürünler  hep maddi üretimden türer. 

Evet toplumsal bir belirlenim ( determinizm) vardır ve toplumsal yaşamın nasıl olacağını belirleyen unsur, o toplumun ekonomik gereksinimlerini giderme biçimidir. 


Yeni maddi ürünler , yeni kültürel deneyimler ulaşılır oldukça , zevkler ,bilgi yaşam biçim ve modaları değiştikçe duyarlılığımız değişir.
Dünyamızı değiştirmedikçe kendimizi değiştirmiş oluruz . Beş duyumuzun oluşması ve eğitilmesi bile tüm geçmiş tarihin bir sonucudur.

Toplumsal akla dayalı yasa Tarih içinde de çalışır . Marx için tarih, olmuş şeylerin bir hikayesinden ibaret değildir . tarih içkin hareketin ( akla bağlı hareketin )  zaman içerisinde izlenmesidir. 

Zaman içinde ,toplumların bir nesilden diğerine uğradığı değişimleri izleriz ve bu , bize gelişmenin ne yönde olacağına dair fikir verir. Tarihteki üretim ve takas modellerinin toplumu sınıflara böldüğünü ve bu sınıfların birbiri ile mücadele içine girdiğini görürüz. 
Tarihsel materyalizme göre , alt sınıflar üst sınıfları yok etme eğilimindedir ve toplumlar tek sınıflı olmaya meyleder. 

İşte Marx’ın inatçılığı burada kendini ele vermektedir . Marx, tarihte içkin ( akla uygun ) bir adalet  olduğunu düşünmekte ve her ne kadar öyle dile getirmese de , Tarihi adeta Tanrısallaştırmaktadır. Çünkü Marx ‘ın adalet anlayışına göre , geri dönmez içkin bir hareketin sonucu olarak toplumda bir tek sınıfın kalması adil bir şeydir ve- esrarengiz bir biçimde- gerçekleşen budur.  Tarih ,esrarengiz biçimde adil ve ahlaklı bir seyir göstermektedir . Marx burada açıkça –ve her ne kadar bunu yadsısa da – tarihin bir maçı olduğunu , adil ve ahlaklı bir erekbilimin işbaşında olduğunu kabul ediyor gibi değil midir? 

Marx ,Tarih içinde işleyen bu içkin erekselliğe olan inancına dayanarak br de kehanette bulunmaktadır 
İnsanlık  amaca ulaşmaya yakındır. Kapitalizm , iki sınıflı bir toplumdur . Kapitalist Sınıf ve Proleterya . Yasa çalışacak , alt sınıf doğal olarak üst sınıfı yok edecek , ideal gerçekleşecektir.  

İşte böyle bir kehanette bulunması da , kanımca , Marx’ın inatçılığının bir başka göstergesidir. 



Realitenin kendi dinamiği ile insanlığın en yüce istek ve beklentileri ile bu kadar uyum içinde olması nasıl izah edilebilir. 




FREUD 

“Spinoza doktrinine tamamen bağımlı olduğumu kabul ediyorum .
onun adını anmam için bir neden yoktu çünkü ben, hipotezlerimi onun bir yapıtından değil , onun yaratmış olduğu entelektüel iklimden yola çıkarak tasarladım . Dahası , kendime felsefi bir meşrutiyet de .” ( Lothar Brikel’e  mektup 28/ 6/ 1931 )



ETKİLENİRLİK DURUMU
Zihnimizin tözünü oluşturan içimizdeki düşünen doğal varlık , daha önce maruz kalmış olduğu sayısız betimlemeler sonucu belirli bir kıvama gelir be bu “kıvam” içendeyken karşılaştığı bir nesneden , belirli bir biçimde etkilenir. 
Zihnimizin bu kıvam ya da bu etkilenirlik durumu içinde bulunması, geçmişe doğru uzayıp giden bir belirlenimler zincirinin sonucudur. 

BİLİNÇ ALTI 

Bazı düşüncelerimiz sanki nedensiz , spontane olarak ortaya çıkmış gibi görünmektedir ve bundan da tek bir anlam çıkabilir : Zihinsel yaşantımızın bir bölümü , bilincimize ulaşmamaktadır .

Birbirini takip eden ama ilintisiz gibi görünen iki düşünce arasında muhakkak “gizili bir bağ “ bulunması gerekmektedir. 


Her zihinsel olayın belirli bir fizyolojik karşılığı vardı.

KENDİNİ KANDIRMAK

Görünen odur ki , insan doğasında sanki bir kendini –kendinden saklama , hatta bir kendini aldatma mekanizması vardır ve özgür ve “ergin” bir yaşam isteniyorsa , bu bilinçsizliklerin bilinçli hale getirilmesi gerekmektedir. 


Yukarıda sözünü etiğimiz iki tür bilinçsizlikten bir tanesi BASTIRMA ile ilgili olanıdır. İnsan benliğinde sanki birkaç tane ben var gibidir. Bilinçli olduğu BENLİK , sanki bir ÜST BENLİK tarafından denetlenmekte , bazı düşünceler kabul edilmez görüldüğü için geri bastırılmaktadır .
Nevrozların nedeni işte bu bastırılmalardır ve bilindiği gibi , psikanaliz burada devreye girerek bu bastırılmış öğeleri bir takım belirti , çağrışım ve rüyaları yorumlamak , geçmiş travmaları bir tür zihinsel arkeoloji ile ortaya çıkarmaya ve bu yolla , hastanın neşe ve yaratıcılığını tekrar elde etmesine yardımcı olmaya çalışır.

Fakat benliğimle ilgili olarak bilincime ulaşmayan sadece bu Benlik / üst benlik ( Ego/ süper Ego ) ilişkisi sonucu bastırılmış olan öğeler değildir. Bunlar sadece , zihinsel yaşantımın BİLİNÇSİZ HALE GELMİŞ OLAN kısmıdır. 

Benliğimin derinliklerinde , bir de , hiç bir zaman bilinçli hale gelmemiş olan , ulaşılmaz ama beni güden , Spinoza’nın Contaus (çaba ) Freud’un Libido ( istek ) adını verdiği , yaşam enerjimin ta kendisi olan irrasyonel ve opak bir ilke vardır . Eğer özgür ve istikrarlı bir kişilik yaşmak istiyorsam , bu karanlık ve volkansı kitlede de yani alanlar keşfetmem gerekir.



AKIL TEK BAŞINA 

Bizi yaşamaya zorlayan , istek ve dürtülerimizin kaynağı “o şey “ ve “süper ego” muzun etkileriyle , değişime uğramaktadır. İnsan bir taraftan iç belirlenime tabidir , bir yandan da dıştan etkilenmekte ve değişmektedir . Bu bilmeceyi çözmek için sadece akıl vardır ki , o da baskı altındadır.

Freud’un söylediği şuydu çocuklar , koruyucu bir babaya gereksinim duyarlar ve erginleşme çağlarında , bu koruyucu babanın her zaman yanlarında olmayabileceğini hissetmeleri onlarda bir nevroz yaratabilirdi. Erginleşme ile bunu atlatabilirler ya da atlatamazlarsa , kendilerine psikanaliz ile yardımcı olunabilirdi . Benzer bir biçimde , dinlerin her türü de , Freud’a göre , insan kaygılarının ve hayat karşısında güçsüzlük duygusunun himaye edici bir baba Tanrı ‘ya duyurduğu gereksinimden doğan bir yanılmasıydı. “Ergin” bir yaşantı yaşamak için , toplumların da , bireylerin de bu yanılsamasından kurtulmaları gerekirdi.  


Feud’a göre  için bunun ötesinde bir selamet yoktu . Her şey “anake “ yani zorunluluktan ibaretti ve bunu dinginlikle kabul edilmesi gerekiyordu. 
Diğer yandan da insanı “logos” ile teçhis ederek , kendisinden bu zorunluluğu cesaret ve olgunluk içinde karşılama yeteneği vermişti. 

EİNSTEİN 


Einstein’in oldukça laik bir çift oluşturan anne-babası okulda oluşturulmuş bu zorbaca durumu dengelemek için ( Zorunlu Katolik din dersleri ) ,çocuklarına evde ,Yahudi din dersleri aldırmaya karar verdiler . Einstein bu derslerin etkisiyle Kaşer yemeye ve anne ve babasından daha dindarca davranışlar sergilemeye başladı.

Bu durum on iki yaşına kadar sürmüş ,tam Bar- Mitzvah’sına ( 13 yaşa giriş ) hazırlanması gerektiği bir zamanda , Einstein aniden dinsizliğe dönüvermişti. 
Kaderin cilvesi şu ki , bu beklenmedik duruma , ailesinin uyguladığı tek Yahudi geleneği neden olmuştu. Ailesi eski bir geleneğe uyarak , fakir bir Yahudi öğrenciyi her Cuma akşamı ,” Şabat” yemeğine davet ediyordu . Bu Şabat misafiri ,Max Talmud aında Polonyalı bir tıp öğrencisiydi Einstein’i din yolundan çeviren bu delikanlının adının Talmud olması da herhalde kaderin başka bir cilvesiydi. 

Aslında Talmud’un bütün yaptığı ,Einstein’in dikkatini popüler bilim kitaplarına çekmekten başka bir şey olmamıştı .Einstein daha sonra , bu okuöaların etkisini şöyle anlatacaktı.

“ Popüler bilim kitaplarını okudukça , kutsal kitaplarda okuduğum anlatıların doğru olmayacağı kanaatine vardım . Fanatik bir biçimde özgür düşünce yanlısı oldum ve gençliğin , devlet tarafından bilinçli bir biçimde yalanlarla aldatıldığı duygusu bende yerleşti. Bu deneyimden bende , her türlü otoriteye karşı kuşku ve her türlü yerleşik inanca karşı septik bir tavır gelişti.”

“ İlk gençliğim dinsel umutlar , dilekler ve ilkel duygularla dolu cehennemi terk ediyordum. Dışarıda ise , önümüzde büyük ve sonsuz bilmece gibi duran ve incelememiz kısmen açık , bu dev dünya duruyordu. Bu dünyayı izlemek , bir özgürlüğe davet gibi bana el sallıyordu . Bu kişi-dışı dünyayı , olanaklar el verdiğince akıl ile kavramak , gözümde en büyük amaç oluvermişti. Geçmişte ve şimdiki zamanda benim gibi güdülenmiş insanlar , yitirmek istemediğim dostlardı. Bu cennette giden yol kadar kolay ve konforlu bir yol değildi ama güvenilebilir olduğunu kanıtladı ve onu seçmiş olduğum için hiçbir zaman pişman olmadım. 


Bana göre , bilim dünyasında en hassas , en zarif spekülasyonlar , derin bir dinsel duygudan kaynaklanır. 

Sofrada bir ara Astrolojiden söz açılır ve Einstein bunun bir batıl inançtan başka bir şey olmadığını söyler. 


Olmaz profesör , bana derin biçimde dindar olduğunuz söyleniyor bu doğru mu? 

“Evet öyle diyebilirsiniz . Doğanın sınırlarına imkanlarınızla girmeye çalışın ,fark edebildiğimiz katmanların arkasında gizili , ulaşılmaz, izah edilemez bir şey kalır . Anlayabildiğimiz şeylerin ötesinde kalan bu güce duyduğum bu saygı benim dinimdir . Bu açıdan gerçekten dindarım.”


Görelik kuramı .....
Kendilerinde değişmez olan doğa şeylerin , gözlemi yapanın konumuna göre değişik görünmekte olduğudur. 


Ben Ateist değilim , kendime panteist de diyemem . biz birçok kitapta yazılmış kitaplarla dolu dev bir kütüphaneye girmiş çocuklar gibiyiz. Çocuk , bu kitapları birinin yazmış olması gerektiğini bilir . Nasıl yazıldığını bilmez . Yazılmış olduğu lisanı anlamaz . Kitapların dizilişinde bir düzen olduğu gibi zayıf bir kuşku duyar içinde , ama ne olduğunu bilmez . Bana kalırsa ,en akıllı insanın Tanrı kaşsısında tutumu budur . Olağan üstü bir biçimde düzenlenmiş ve belirli yasalara boyun eğen Evreni görürüz ama bu yasaları son derce bulanık biçimde anlarız. Sınırlı zihnimiz kümlerini hareket ettiren esrarengiz bir güç olduğunu kavrar.

Do you belive in God ? Stop 

“Ben kendisini var olan şeylerin düzenli uyumunda açığa vuran Spinoza’nın tanrısına inanıyorum, insanların kader ve eylemlerini kendisine tasa eden bir Tanrı’ya inanmıyorum. “


Büyük dâhilerin tek ayrıcalıklar bizden daha güçlü bir beyne sahip olmaları değil ,aynı zamanda bizden daha verimli düşünmelerine olanak veren bir güç işe teçhiz edilmiş olmaları ya da öyle bir enerjinin  şu ya da bu biçimde zihinlerinde açığa çıkış olmasıdır. 





Einstein’ın inançlı arayışını en iyi açığa vuran belki de öğrencisi Fritz Zwicky’ye söylediği şu cümledir;
Amacım , bir nefeste ,hem Newton’un düşen elmasını , hem ışığın ve radyo dalgalarının iletimini , yıldızları ve maddelerin oluşumunu  izah eden bir formül bulmak.” 


Tanrı birdir ,eş deyişle , şeylerin doğasında bir den fazla töz olamaz.

Einstein yıldızlar gibi çok büyük kitleli cisimlerden , atomik süreçlere kadar var olan her şeyin ,şaşmaz belirleyici ( determinstik ) yaslarla yönetilmekte olduğuna inanmaktaydı.


What ı belive;

Felsefi anlamda insan özgürlüğüne hiç mi hiç inanmıyorum . Herkes , yalnız dış zorlama ile değil , aynı zamanda da iç zorlama ile hareket eder. 
Schopenhauer’in “insan istediğini yapabilir ama istediğini isteyemez” sözü gençliğimden beri bana ilham kaynağı olmuştur; yaşamın zorlukları karşısında bir teselli ve tükenmez bir hoşgörü kaynağı olmuştur. 


Yaşayabileceğimiz en güzel deneyim esrarengiz olandır . idrak edemeyeceğimiz bir şeyin varlığını bilmek ,o en derin aklı ve ışık saçan güzelliği algılamak , işte gerçek dindarlığı oluşturan bu bilgi ve bu heyecandır , bu anlamda ve sadece bu anlamda ben , derin bir biçimde de dindar bir insanım . Yarattıklarını ödüllendiren ve cezalandıran ya da bizim istencimiz gibi bir istenci olan bir Tanrı’yı tasavvur edemem.


KOZMİK DİN: Einstein’a göre bu “kozmik dinsel duygu’nun onu elde etmemiş birisine anlatılması çok zordur.


Dindar, dehaları belirgin kılan bu tür dinsel duygu ,ne dogma tanır , ne insan biçiminde algılanan bir Tanrı , öyle ki temel öğretisi buna dayalı bir mabet de olmaz.


Spinoza’nın “ gerçekleşmiş “ etkilerini , Spinoza’dan sonra Yahudi Düşencesinin göstermiş olduğu seyri model olarak ele alan ve AKILLI İNANCIN AKILA DÖNÜŞMESİ başlığı altında anlatmaya çalıştım. “Spinoza’nın yaratmış olduğu “entelektüel iklim” içinde büyüyen ve düşünen Yahudi Eliti, spinoza’dan , geleneksel Tanrı fikrinin doğru olamayacağını , kozmosa bir “amaç” yüklemenin anlamsız olduğunu , tüm olayların şaşamaz neden –etki yasaları sonucu ortaya çıktığını ,Tanrı’nın bu kozmik düzenin ta kendisi olduğunu , “anlık ve istencin Tanrının doğasına uygun olmadığını “ ve dolayısıyla Tanrının bir “kişi” gibi algılanmaması gerektiğini öğrenmişlerdi . Tanrı, tüm bedenlerin 
( cisimlerin ) ve tüm düşüncelerin tözüydü ama kendisinin bunların dışında bir bedeni ve düşüncesi yoktu . Tanrı’nın Etik nitelikleri yoktu ve “iyi “ ve “kötü” insan doğasına ait , göreli kavramlardı . Bunun böyle olması , yani iyi ve kötünün Tanrısal değil , insan doğasına ait olması , insanın “iyi” peşinde olması gerekmediği anlamına gelemezdi . insan, iyi” ve “ahlaklı” yaşamak zorundaydı çünkü kendisi için bunun dışında bir huzur ve mutluluk yolu yoktu.

Bilim bize dünyamızın nasıl bir yer olduğunu , Ahlak ise nasıl bir şey olması gerektiğini öğretir. 

İnsanın sınırlı ve zor da olsa , bir nebze kendi kaderini tayin etme , kendisinde daha “iyi” bir dünya yaratma olanağı vardır. 

Bilimsiz ahlak gevezelikten ileri gidemez. 

Bilimsiz ahlak , Dünyanın nasıl bir yer olması gerektiğini söyleyip durur. 
Dünyayı “bu” hale getirenler ile bu halinden mağdur olanlar olarak böler , cephe açar , saf tutar . Dünyayı ve bireyi birer savaş alanı olarak görür ; Dünyayı ve Bireyi değiştirmek için şiddetten başka yol bilmez . 
Öneri ve tebliğlerine anlayış ve hoşgörü değil de , öfke , nefret ve düşmanlık egemendir.


İÇ ÖZGÜRLÜK VE MUTLU YAŞAM YOLU

TAKLİT ETMEK 


Büyük İslam düşünürü Al Ghazali’nin bilgelik dolu bir anlatısı:

Al Ghazali ,Yüksek Tahsil gördüğü büyük kentten , doğup büyüdüğü Tus kentine dönerken , bir hırsız çetesinin saldırısına uğrar .
Hırsızlar bütün mal varlığını bu arada bütün ders notlarını gasp edip giderler .
Al Ghazali’nin notlarını kaybetmeye tahammülü yoktur , hırsızların peşine düşer .
Notlarını geri vermeleri için onlara yalvarır.
Çetenin başı , bu kağıt parçalarının neden bu kadar önemli olduğunu sorar.
Al Ghazali, onlarda öğreti olduğunu ve bu kadar yolu , kağıtlarda yazılı olanları dinlemek , not etmek ve içindeki bilgiyi öğrenmek için kat ettiğini söyler .
Soyguncu Al Ghazali’ye gülümser ve şöyle der : “Kağıtlarını al ama şunu da benden bil :
“Çalınabilen bilgi , bilgi değildir.” 
                                                                          

Hobbes’un söylediğinin tersine “insan insan için bir kurttur” yerine insan insan için bir Tanrı’dır .”
Buna neden olan tutkuların “şifresini çözmeye” , sonrada bunlara bir çare bulmaya girişmişti.

Modern batı Düşüncesinin bu büyük temsilcilerinin odaklandıkları ise, Spinoza’nın şu fikirleri idi.

*Dünya da İnsan da , dışından değil ,içinden yönetiliyordu.

*Hem maddi , hem düşünsel alanlarda her şey bu , “içkin yasanın “ belirlemesi sonucu meydana geldiğine göre ,bu belirleyici yasayı hesaba katmayan her türlü değer yargısı , her türlü standart uyduruktu.

*Bunu anlamak , insan özgürlüğünün ve erginleşmesinin ön koşuluydu.



Batılı felsefeci ve bilim adamının ilgi alanı “iyi yaşamak” değil, “bilmek” –ve bunu anlatmak – olduğu için Spinoza ‘nın Evrenin ve insanın derinlikleri ile ilgili çözümlerine kulak kesilmiş, bu dünya üzerindeki yaşantımızı nasıl iyileştirebileceğimiz hususunda getirdiği 
( meditasyon gibi “egzotik” teknikler içeren ) önerilerine kulağını tıkamıştı.

KISAKANÇLIK

Etiğin ilk bölümlerinin bize öğrettiği , Evrende sıkı bir nedenselliğin egemen olduğu ve hem maddi şeylerin hem de düşüncelerin , kısıtsız şaşmaz bir belirlenim altında gerçekleştiğidir.
Örneğin , zihnimizde kıskançlık duygusunun belirlenmesi , Newton’un elmasının düşmesini zorunlu kılan benzer bir nedensellik ve belirlenim sonucu ve zorunlu olarak gerçekleşir.

Başka bir deyişle , belirli koşullar altında , Newton’un elması nasıl düşmezlik edemezse ,kıskançlık duygusu da doğmazlık edemez. 
Kıskançlığa kapılamama özgürlüğümüz yoktur.

Neyse ki , nedensellik ve belirlenime tabii olan sadece kıskançlık ve öfke gibi  “hüzünlü” duygular değildir . Örneğin , sevgi ve güven duygusu gibi “sevinçli” duygular da , belirli koşullar gerçekleştiğinde , zorunlu olarak ortaya çıkmaya belirlenmiştir. 

Bundan ilginç bir fikir ortaya çıkmaktadır : Tutsaklığımızın nedeni olan ve “özgür istencimizin “ var olup olmadığı hususunda kuşkuya düşmemize neden olan bu Nedensellik Yasası , aynı zamanda da , Özgürlüğümüzün Kapısıdır. 


Madem ki tüm duygular , belirli koşullar altında doğmakta ve belirli koşullar altında yok olmaktadırlar, sözü geçen bu bedensel ve zihinsel koşulları hazırlayarak , olumlu duyguların doğmasını , olumsuz duyguların ise yok olmasını sağlamak mümkün olmalıdır.


Bu düzenin kurulması ve muhafaza edilmesi için çok özel tekniklerin geliştirilmesi ve sürekli olarak çalışması gerektiği anlaşılır.

Yaklaşık yirmi yıldır , kurucusu Moriihei Ueşba’nın Aikido ( Ki ile birleşmenin yolu ) adını verdiği “savaş sanatı”nı öğrenmeye ve bu öğretinin ışığında  “doğanın gerektirdiği gibi yaşamayı “ öğrenmeye çalışıyorum .
Spinoza düşüncesi ile Aikido’nu  -kurucularını tasarladığı biçimde anlaşılmaları ve uygulamaları koşuluyla –birbirlerinin tamamlayıcısı olduğuna inanıyorum.


Spinoza düşüncesinin Japonca bir kavramla dile getirilmesi istense , her halde “Ai-Ki – Do “ ( Ki yani Tanrı –ile birleşmenin yolu ) deyiminden daha iyisi bulunmaz.
















EK ( DUYGULAR , DUYGULAR , DUYGULAR )


Hoşlanma , Neşe , Acı , Melankoli 


Eğer söz konusu olan hem beden , hem de zihne ait 
Bir Sevinç duygusu ise , buna Hoşlanma veya neşe denecek. 

Yine hem beden , hem de zihne ait bir Hüzünden söz edilecekse , bu duygu da , Acı ya da Melankoli olarak adlandırılacaktır.

İnsanın bir parçasının diğer kısımlarından daha fazla etkilendiği durumlarda Hoşlanma ve Acı ; tüm kısımlarının aynı derecede etkilendiği durumlarda ise , Neşe ve Melankoli söz konusu olacaktır.

Sevgi –Nefret 


Zihin, yapabildiğince ,Bedenin etkinlik gücünü artıran ya da ona yardımcı olan şeyleri imgelemeye çabalar, bedenin gücünü azaltan yada kısıtlayan şeyleri imgelediği zaman ise, yapabildiğince , bu imgelediği şeyleri dışlamaya çalışır.

Sevgi ve nefreti bize açıklayan, zihnin bu tutumudur . 

Sevgi (Amor ) bizim dışımızdaki bir şeyin fikrine eşlik eden bir sevinçten , Nefret 
( Odium )  , bizim dışımızdaki bir şeyin fikrine eşlik eden bir hüzünden başka bir şey değildir. 

Seven kişi , sevdiği şeyi yanında tutmaya muhafaza etmeye , nefret eden kişi ise , nefret ettiği şeyi uzak tutmaya ve yok etmeye çabalar.

Eğer zihnimiz , bir kez aynı zamanda iki etkilenmeye maruz kalmışsa , daha sonra, birinden etkilendiğinde , ötekinden de etkilenecektir. 

Bu demektir ki , herhangi bir şey rastlantısal olarak da ( bu durumda , salt öteki şey ile aynı anda bizi etkilemiş olduğu için ) sevinç , hüzün ya da istek nedeni olabilir. 


SEMAPATİK İLE ANTİPATİK 


Bizi sevindiren ya da üzen bir başka şey ile beraber anımsadığımız için , bu şeyi ya sever ya da ondan nefret ederiz .

İşte buradan , nasıl bazı şeyleri , bildiğimiz herhangi bir neden olmadan , salt “ sempati “ ya da “antipati “ duyduğumuz için , başka bir deyişle “ cana yakın “ ya da  “soğuk “ bulduğumuz için sevip nefret ettiğimizi anlayabiliriz.

Salt bize sevinç ya da hüzün veren şeylere benzerlik taşıdıkları için sevdiğimiz ya da nefret ettiğimiz şeylerin durumu da aynı biçimde açıklanır.

Çok kez insanların bir kişi ya da nesne için “cana yakın “ ya da tersine  “soğuk” olduğunu veya birkaç yıldır moda değim olan bir deyimle “pozitif “ ya da negatif enerji yaydığını “ söylediklerine tanık oluruz.

O kişi ya da nesneden sanki kendisinde , gizli ,büyülü bir nitelik taşıyormuş gibi söz ederler.

 Sanırım ki , hissedilen bu “sempati “ veya “antipati “ ya da enerjinin düşünüldüğü gibi , algılanan nesnenin “yaydığı “ esrarengiz bir dalga olmayıp öznenin ürettiği basit anlaşılır bir “okuma” olduğu da , az önce sözünü ettiğim 15 numaralı önerme ve notunda açıklık kazanmaktadır.


Bazı şeyleri , sırf bizi genelde sevindiren ya da üzen bir nesneye benzettiğimiz için sever ya da sevmeyiz 

Hatta bu şeylerin o nesne ile aralarındaki benzerlik , bizi sevindiren ya da üzen nitelik değilse bile , yine o şeyleri sever ya da onlardan nefret ederiz.

Çelişkili duygular ve zihnin kararsızlık 
( Zihin dalgalanması )


Eğer , genelde bizde bir Hüzün duygusu yaşatan bir şeyin , bizde eşit ölçüde bir Sevinç duygusu hissettiren bir başka şeyle benzerlik taşıdığını imgeleyecek olursak , bu şeyi aynı zamanda hem sever hem de ondan nefret ederiz.
Bu iki zıt duygudan doğan ruh haline zihinsel kararsızlık ( animi fluctuatio) denir .


Zihnin karasız kalması , bir ve aynı nesneye karşı da ortaya çıkabilir . 

Bir başka deyişle , bir tek ve aynı nesneye karşı da çelişkili duygular duyabiliriz . 

Bunun nedeni de , bedenimizin , ayrı doğalara sahip çok büyük sayıda bireylerden oluşmuş olmasıdır. 

Böyle olduğu için bedenimiz , bir ve aynı nesneden çok çeşitli biçimlerde etkilenebilir ve dolayısı le bizde bu nesne ile ilgili çok sayıda , bazen birbirine zıt duygular doğabilir.

Umut , Endişe, Güven ,Umutsuzluk ,Ferahlama , Hayal kırıklığı 



Geçmiş ya da gelecek bir şeyi imgelemek de , insanda şu anda mevcut bir şeyin imgesinin uyandırabileceği Sevinç ve Hüzün duygularının aynılarını hissettirir.  

Gördüğümüzü, düşündüğümüzü , zarar gördüğümüzü ya da ondan herhangi başka bir biçimde etkilendiğimizi anımsadığımız bir şeyi imgelediğimiz zaman , bedenimiz , o şeyin imgesinden , sanki şeyin kendisi ile karşı karşıyaymış gibi etkilenir . 

Bunu, o şey ile gelecekte karşılaşacağımızı imgelediğimiz durumlar için de söyleyebiliriz.

Tabii, bu karşılaşmaların bir kuşku içerdiğini bildiğimiz için , bu duygularımız, kararlı ve değişmez değildir , ve biz , bu karşılaşma hususunda kesin bir bilgiye sahip olana kadar , bu duygularımız , başka imgelerin etkilerine ,dolayısıyla değişme açıktır.

Umut Endişe Güven Umutsuzluk Ferahlama ve Hayal kırıklığı gibi duygular hep bu geçmiş ve gelecek şeylerin imgelenmelerinden doğan değişken duygulardır.

Umut ; Gerçekleşeceğinden kuşku duyduğumuz bir şeyin imgesinden doğan bir Sevinç  .

Endişe ; Gerçekleşeceğinden kuşku duyduğumuz bir şeyin imgesinden doğan bir Hüzündür.


Şimdi bu iki duygudan “kuşkuyu” kaldıracak olursak , Umut , güvene, Endişe ise Umutsuzluğa dönüşür. 

Gerçekleşmesi bize hep kuşkulu görünmüş bir şeyin imgesini doğurduğu Sevinç Ferahlama; bunu zıddı da hayal kırıklığıdır.

Sevdiklerimizin duyduğu Sevinç ve Hüzünden kaynaklanan Duygularımız : Acıma ,Takdir , Başkası için sevinme , Haksızlığa İsyan. 


Sevdiği bir şeyin yok olduğunu imgeleyen Hüzün , muhafaza edildiğini imgeleyen ise Sevinç duyacaktır.

Nefret edilen bir şeyin tahrip olduğunu imgelemek ise Sevinç yaratacaktır. 

Çünkü sevdiğimiz şeyin varlığını sürdürdüğünü , nefret ettiğimizin ise yok olduğunu imgelemenin ,yaşam gücümüzü artırıcı , tersinin de yaşam gücümüzü azaltıcı etkisi olacaktır.

Sevilen bir şeyin bir sevinç ya da hüzün duyduğu imgelendiğine , aynı ölçüde Sevinç ve Hüzün duyulacak bu sevinç ya da hüzne birisinin neden olduğu imgelendiğinde de , bu birisine karşı sevgi ya da nefret duyulacaktır.

Acıma , Taktir, başkası için sevinme , Haksızlığa isyan gibi duygular hep, sevdiklerimizin sevinç ve Hüzün duyduğunu imgelememizden kaynaklanan duygulardır .



Nefret ettiklerimizin Duyduğu Sevinç ve Hüzünden kaynaklanan Duygularımız : HASET 

Haset şöyle tanımlanabilir Haset , insanı başkasının acısından sevinmeye ve onun iyiliğinde de üzülmeye sevk eden Nefret duygusudur. 


Kibir, Gözünde büyütme ( Existimatio ) Küçümseme  ( Des- pectus ) 

Kendimiz ve sevdiğimiz bir şeyle ilgili olarak , onda ve kendimizde Sevinç uyandırdığını imgelediğimiz şeyleri görmeye , Hüzün uyandırdığını imgelediğimiz şeyleri ise yok saymaya gayret ederiz.

Nefret ettiğimiz şeyde ise , hep onu hüzünle etkilendiğini imgelediğimiz şeyleri doğrulamaya , onda sevinç yarattığını imgelediğimiz şeyleri yadsımaya çabalarız.

İşte bu nedenle , kendimizi ve sevdiğimiz şeyleri gözümüze kolayca büyüttüğümüz , nefret ettiklerimizi ise küçümsediğimiz , değerini hak ettiklerinden az gördüğümüz olur. 

İNSANIN KENDİSİ HAKKINDA EDİNDİĞİ FİKRE EŞLİK EDEN DUGULAR :

Gurur, Utanç, kendinden Hoşnut olma, Pişmanlık .

Gurur ve Utanç , Bir iç nedenin fikrine eşlik eden biri Sevinçli, diğeri Hüzünlü iki duygudur. 

Bu ikisi, insanların övüldüklerini ya da yerildiklerini sanmalarından doğar . 

Aksi halde , yani başkalarının kanaati ile ilişkilendirilmediklerin-de, bu duygulara sırası ile Kendinden Hoşnutluk ve Pişmanlık denir. 


Ayrıca , insanların başkalarında sevinç uyandıran imgelemeleri , sadece hayal ürünü olabileceği ve insan da zaten, doğası gereği , böyle bir imgeleme gayreti içinde olduğu için, kendini beğenmiş ( kibirli) birinin gurur duyması ve aslında itici olmasına karşın hoşa gittiğini düşünmesi olağandır.


Sevdiğimizin Başkası Tarafından da Sevildiğini imgelememizden doğan duygular. HIRS.


*Eğer bizim sevdiğimiz veya arzuladığımız veya nefret ettiğimiz bir şeyi, bir başkasının da sevdiğini , arzuladığını, nefret ettiğini imgelersek , bu şeye karşı duyduğumuz sevgi, arzu, nefret ,daha kararlı bir hal alır.


Eğer tersine bizim sevdiğimiz şeyin, bir başkasına itici geldiğini ya da nefret ettiğimiz şeyin , bir başkasına çekici geldiğini imgelersek , o zaman da zihnimizde kararsızlık baş gösterir, Zihin dalgalanması adını verdiğiniz “tutkuyu” yaşarız. 

İşte bu nedenle her birimiz , sevdiğimiz şeylerin herkesin sevmesini, nefret ettiklerimizden de herkesin nefret etmesini sağlamaya çaba harcarız . 

Herkesin sevgi ve nefretimizin nesnesini onanmasını sağlamak için harcadığımız bu çaba , daha önce
 ( 29 Numaralı Önermenin notunda ) 
tanımlanan HIRS duygusundan başka bir şey değildir.

Gördüğümüz gibi , hepimizde , doğal olarak , başkalarının da bize uygun düşecek biçimde düşündüğünü ve yaşadığını görme itkisi vardır . 

Tabii , bu itki, ortak doğamızın icabı biz , tüm insanlarda etkin olduğu için , sürtüşmemiz ve birbirimize engel teşkil etmemiz kaçınılmaz olacaktır . 

İşte bu nedenlerle ve hepimiz , herkes tarafından sevilmek ve övülmek istediğimiz için, bunun engeli olan birbirimizden nefret eder duruma düşmemiz yine kaçınılmaz olacaktır.

YUH BİZE

Eğer birinin , sadece bir kişinin malik olabileceği bir şeyden Sevinç duyduğunu imgelersek , onun artık bu şeye malik olmamasını sağlamak için çaba harcarız . 

Çünkü salt biri ondan haz alıyor diye bu şeyi sevmeye başlar , o şeyin başkasının mülkiyetinde olması engelini ortadan kaldırmaya çalışırız.

Bütün bunlardan şunu çıkarabiliriz :

1)  insanın doğası öyledir ki , insan mutsuz olanlara karşı Acıma, mutlu olanlara karşı da Haset duymaya her an hazırdır.

2)  İnsan doğasının , insanların birbirilerine karşı merhametli olmasını sağlayan aynı özellik , aynı zamanda , haset dolu ve hırslı olmaları sonucunu doğurur.


Aslında , salt akıl yürüterek değil , deneyimlerimize danışarak da bütün bunları öğrenmemiz mümkündür.

Özellikle , bu hususlarda , yaşamımızın ilk yılları ile ilgili deneyimlerimizden öğreneceğimiz çok şey vardır . 

Çocuklar , salt başkalarının güldüğü ya da ağladığını gördükleri için güler ya da ağlar , başkalarının yaptığı şeyi taklit etmek isterler , başkalarına zevk verdiğini imgeledikleri şeyleri arzularlar. 

Çünkü daha önce söylendiği gibi , zihnimizde oluşan imgeler , bedenimizin maruz kaldığı etkilenmelerden başka şeyler değildir : dış nedenler bedenimizi etkiler , bedenimizi şunu ya da bunu yapmaya hazırlar , zihnimizde oluşan imgeler de , etkilenmelerden başka şeyler değildir. 

Bize benzer bir şeyi sevdiğimizde , onun da bizi sevmesi için elimizden geleni yaparız . Sevdiğimiz şeyi ne kadar çok etkilediğimizi imgelersek , bundan o kadar çok gurur duyarız.


KISAKANÇLIK

Eğer, bir başkasının , sevdiğimiz şeyi , bize bağlı olduğu aynı sevgi bağı ya da daha sıkı bir bağla kendisine bağladığını imgelersek , sevdiğimiz şeye karşı Nefret ,o başkasın da Haset duyarız.

Sevilen şeye karşı duyulan bu Haset ile karışık Nefrete kıskançlık denir.


Kıskançlık dolayısıyla şöyle tanımlanabilir :
Kıskançlık, Sevilen şeye karşı eş zamanlı olarak duyulan Sevgi ve Nefretin , Haset edilen bir başkasının fikrine eşlik etmesinden doğan karışık bir duygu ya da zihin dalgalanmasıdır.

Kıskanın duyduğu Nefretin büyüklüğüyle ve sevdiğinin bağlandığını imgelediği kişiye karşı duyduğu hislerle doğru orantılıdır. 

Çünkü eğer bu kişiden Nefret ediyor idiyse , bu dahi , sevdiği şeyden Nefret etmesine yetecektir. 

Bir Hüzün ya da Sevinç , Nefret ya da sevgiden doğan bir Arzu , onu doğuran bu duygu ne kadar büyükse , o kadar büyük olur. 


Sevilen bir şeyden , Sevgi tamamen yok olacak kadar nefret edilmeye başlanıldığında , duyulan nefret , hiç sevilmemiş bir şeye duyulan nefretten daha büyük olur.

Daha önce duyulmuş olan sevgi ne kadar büyük idi ise, sonradan duyulacak olan nefret de , o denli büyük olur. 


İYİ, KÖTÜ, KORKU, HAYA, DEHŞET 

Başkasından nefret eden biri –eğer bundan kendisine daha da büyük bir kötülük doğacağından endişe etmiyorsa – ona Kötülük yapmaya gayret edecektir, aynı yasaya göre , sevdiğine de iyilik yapmaya çalışacaktır.

Başkasından nefret etmek , onu bir Hüzün nedeni görmek demektir, dolayısı ile birinden nefret eden , bu Hüzne son vermek için , onu uzakta tutmaya ya da yok etmeye çalışacaktır . 

Fakat eğer bunu yapmakla başına daha büyük bir bela açılacağından endişe ederse , tasarladığı kötülüğü yapmaktan vaz geçecektir. 

Spinoza‘nın burada “iyi” den anladığı , her türlü sevinç ile sevince ulaştıran , özlemi doyuran şeydir.

Kötü ise, her türlü hüzün ve hüzne sevk eden , özlemi düş kırıklığına uğratan şeydir.

Daha önce de söylendiği gibi, bir şeyi iyi olduğunu düşündüğümüz için arzulamaz , tersine ,onu arzuladığımız için iyi olduğunu düşünürüz., bize itici gelen şeyin ise , Kötü olduğuna karar veririz.

Bu yüzden neyin iyi , neyin kötü , hangi şeyin daha iyi ya da daha kötü  , neyin en iyi şey, neyin en kötüsü olduğuna , herkes, kendi etkilenme ya da “duygulanma” durumuna göre karar verir .

Böylece ,Cimri olan , para bolluğunun en iyi şey , fakirliğin de en kötü şey olduğunu düşünür. 
Hırslı insanın Gurur duymaktan daha fazla istediği , Utanç kadar çekindiği bir şey yoktur.
Haset duyan biri için , haset duyduğu kişinin mutsuzluğundan daha iyi , mutluluğundan daha çekilmez bir şey olamaz. İşte böyle , herkes kendi duygusal durumuna göre bir şeyi iyi ya da kötü görebilir. 

KORKU 

İnsanı , istediği şeyi istememeye , istemediği şeyi de istemeye sevk eden duyguya gelince, buna ,Korku denir.

Korku, kişiyi , onu kaygılandıran gelecek bir kötülükten kaçına bilmek için , daha küçük bir kötülüğü göze almaya yönelten endişeden başka bir şey değildir.

Eğer endişe edilen kötülük utanç ise , duyulan korkuya Haya adını veririz.

Son olarak, gelecek bir kötülükten kaçınma isteğimiz , bir başka kötülüğün korkusu tarafından , artık hangi kötülüğü “ehven-i şer “ sayacağımız bilmeyecek derecede kısıtlanırsa , başka bir deyişle  , kötülüklerden ikisi de , biri ötekine yeğlenmeyecek kadar büyük görünüyorsa duyduğumuz endişeye Dehşet denir. 



ÖFKE VE ÖÇ 


Bir başkasının kendinden nefret ettiğini imgeleyen biri, bu Nefretin doğmasına neden olabilecek bir şey yapmadığına inanıyorsa , kendisi de o başka birinden nefret edecektir. 

Ama eğer, gerçekten de bu nefretin doğmasına haklı bir neden yaratmış olduğunu imgelerse ,bundan Utanç duyacaktır. Tabii ki bu , yani nefretin tek taraflı olması , nadiren oluşan bir durumdur . Genelde nefret karşılıklı olur.


Sevdiği kişinin kendisine karşı Nefret duyduğunu imgele-yende aynı zamanda hem nefret , hem de sevgi egemen olacaktır .


Kendisine karşı herhangi bir duygu taşımadığımız birinin, bizden nefret ettiği için bize bir kötülük yaptığını imgelersek , bu kötülüğü hemen iade etmeye çalışırız.

Nefret ettiğimiz kişiye kötülük yapma çabasına öfke ,bize yapılan kötülüğü iade etme çabasına Öç denir.


Minnet duygusu ya da Minnettarlık
( gratia seu gratitudo)


Bir başkası tarafından sevildiğini imgeleyen biri , bu sevginin doğmasına neden olacak bir şey yapmamış olduğuna inanıyorsa , kendisi de o başkasını sevecektir.

Eğer haklı bir neden yaratmış olduğunu imgeliyorsa bundan Gurur duyacaktır.

Bu yukarıda sözü edilen tek taraflı nefretin aksine çok sık karşılaşılan bir durumdur. 

Bu karşı sevgi ve dolaysıyla bizi seven ve bize iyilik yapma gayreti içinde olan birine karşılık verme çabasına minnet duyma ya da Minnettarlık adı verilir. 


KARŞILIK VERME SEVGİ Mİ ÖÇ ALMAK MI?

Görüldüğü gibi , Karşılıklı Nefret , Karşılıklı Sevgiden daha sıkça rastlanan bir durumdur . 

Yukarıda söylendiği gibi , bizden Nefret etmesi için bir nedeni bulunan kişiye karşı nadiren utanç duyar , çoğu zaman Nefretle karşılık veririz .

Buna karşılık , bizi sevmesi için haklı bir nedeni bulunan birini imgelediğimizde , bundan gururlanır , ama sevgisine karşılık vermeyebiliriz.

Görünen şudur ki , insanlar öç almaya , yapılan iyiliğe karşılık vermekten daha yatkındır. 


ACIMASIZLIK   ( Crudelitas )


Nefret ettiği biri tarafından Sevildiğini imgeleyen kişi , hem Nefretin hem de Sevginin egemen olduğu çelişkili ruh hali yaşayacaktır. 

Eğer Nefret üstün gelirse , kendisini seven kişiye kötülük yapma çabası içinde olacaktır . 

Bu duyguya ,özellikle de seven kişinin nefret etmek için , haklı bir neden yaratmamış olduğu varsayıldığında buna Acımasızlık denir. 

Duyduğu Sevginin ya da Gururlanma umudunun gütmesi ile birine iyilik yapan biri , yaptığı iyiliğin Nankörlükle karşılandığını görürse , bundan Hüzün duyacaktır. 

NEFRETE SEVGİ İLE KARŞILIK VERMENİN GÜCÜ

Nefret karşı- nefretle karşılandığında , daha da büyür , ama sevgi ile karşılandığında , sökülüp atılabilir.


Nefret ettiğimiz bir kişinin bize karşı Nefret duyduğunu imgeleyecek olursak , bu kez salt bizden nefret ediyor diye ona karşı içimizde ikinci bir Nefret doğar , bu arada , eski Nefretimiz ise sürmektedir. 

Buna karşılık ,Nefret ettiğimiz bu kişinin , bize karşı sevgi duyduğunu imgelersek , buna sevinir , bundan dolayı kendimizi Sevinçle izler , sevgisinin sona ermemesine ve onun hoşuna gitmeye gayret gösteririz.

Sonuç olarak ,onda herhangi bir Hüzün yaratmamaya , hatta ondan Nefret etmemeye gayret ederiz. 

Duyduğumuz Sevgiden doğan üzmeme çabamız  ,Nefretimizden doğan üzme çabamızdan büyük olduğunda , duruma egemen olacak “kalbimizden “ nefreti söküp atacaktır.


Sevgiye yenilen Nefret , Sevgiye dönüşür. 

Doğan bu sevgi , Nefreti izlemeyen , sıradan bir Sevgiden daha büyük olur.  

Tabii , bu böyledir diye hiç kimse , daha sonra büyük bir sevgi duymak için , önce hasta olmayı göze almayacaktır . 

Alsa  bile , bu durumun gerçekleşmesi mümkün olmayacaktır.




Özgür olduğunu imgelediğimiz birine karşı duyduğumuz Sevgi ve Nefret , zorunlu bir şeye duyduğumuz sevgi ve Nefretten büyük olur. 

Ve bu nedenlerdi ki , insanlar kendilerinin özgür sandıkları için, birbirlerine karşı duydukları Sevgi ev Nefret , diğer şeylere karşı duyduklarından büyük olur.


Umut ile endişe hep iç içeridir : Endişesiz Umut, Umutsuz Endişe olmaz. 

İnsanların duygusal durumlarına göre ayırt edilmeleri 

Değişik insanlar , bir ve aynı neşene tarafından değişik biçimde etkilenebilirler , hatta insan bedeni , o kadar karmaşıktır ki , bir tek ve aynı insan dahi, aynı neneden değişik zamanlarda , değişik biçimlerde etkilenebilir.

İşte bu nedenle ,birinin nefret ettiğini bir diğerinin sevdiğini, birinin endişe ettiği bir şeyden diğerinin etmediğini, bir tek ve aynı insanın daha önce nefret ettiği şeyi şimdi sevdiğini , daha önce korktuğu şeyi yapmayı şimdi göze alabildiğini gördüğümüz olur . Her birimiz , neyin iyi , neyin kötü , neyin berbat v.s. olduğuna , kendi (o an ki) etkilenme durumuza göre karara verdiğimiz için, insanları birbirleri ile kıyaslarken ,bu duygulanma çeşitliliğine göre hareket ettiğimiz , kimini cesur, kimini korkak ya da başka türlü adlandırdığımız olur .

PİŞMANLIK , Kişinin kendisi hakkında edindiği fikre eşlik eden bir Hüzün.

Kendinden hoşnut olma duygusu da , insanın kendisi hakkında edindiği fikrin neden olduğu bir Sevinçtir.

Hayret, Dehşet, Hürmet , Yılgı

Daha önce , başka şeylerle aynı zamanda görmüş olduğumuz ya da başka birçok şeyde ortak olmayan hiçbir şeyi bulunmayan , olağandışı olmayan bir nesneyi , “hiç görülmemiş bir yönü olan bir nesneyi” olduğu kadar uzun zaman dikkatimizde tutamayız.

Çünkü başka şeylerle beraber görmüş olduğumuz , benzer özellikleri olan nesneler birbirlerini çağrıştırır , dikkatimizi birden ötekine sıçrar. Halbuki , daha önce hiç görmediğimiz bir özelliği olduğunu imgelediğimiz nesneyi zihnimizden “düşürecek” bir şey yoktur . Dolayısıyla böyle olağandışı bir nesne , daha uzun zaman dikkatimizde kalır.

Zihnimiz , bir şeyi böyle olağandışı olarak imgelemesine HAYRET denir, bu duygu , bizi korkutan bir nesne tarafından uyandırılmışsa , buna Dehşet adını veririz. Bu duruma düştüğümüzde , başımıza gelen işten nasıl kurtulabileceğimizi bile düşünemeyecek hale geliriz.

Fakat bizi hayrete sevk eden , korkulacak bir şey değil de , bir insanın sağgörüsü , çalışkanlığı ise ,duyduğumuz hayret , Hürmet adını alır . Bizi hayrete düşüren , birinin kızgınlığını ise on da Yılgı denir.

Her türlü duygunun Hayret ile karıştığını tasavvur edebiliriz . Örneğin , hayrete bitişik Nefret , hayretle karışık umut hayretle bir arada gelen güven duygusu  v.s. gibi duygular tasavvur edilebilir . Tabii bütün bu duyguları adlandırmaya , bize miras kalmış olan sözcük hazinesi yetmez.

İşin aslında , duygu adını verdiğimiz bu “zihinsel hallere” insanlar bir ad verirken , bunları dikkatle incelemiş de vermiş değildirler.

Söz gelimi Korku ya da Tevazu ya da Aşağılık duygusu sözcükleri ile adlandırılmasına alışkın olduğumuz zihnin bu halleri , dikkate alınmış , tahlil edilmiş , tanımlanmış ve onları eksiksiz imgelememize yardımcı olacak bir isimle adlandırılmış değildir . 

Bu isimler , genelde , bir bilgiden değil , sıradan insanın günlük kullanımından türer.

Başka duygulara karışmaya müsait bir duygu da Küçük Görmedir. Bu duygunun Hayretin karşıtı olduğu söylenebilir.

Şöyle: bizi ya da diğer insanları hayrete düşüren , sevdiğimiz , endişe ettiğimiz bir şey tasavvur edelim , daha sonra , ilk bakışta bu şeyi andıran bir başka şey gördüğümüzde , o şey karşısında da hayrete düşmeye , onu sevmeye ya da endişe etmeye meyilli oluruz ama zamanla , bu yeni şeyle daha haşır neşir olduğumuzda ya da o şeyi daha dikkatli incelediğimizde , o şeyin bizi pek hayrete düşürecek, sevgi ya da endişe edecek bir özelliği olmadığını gözlersek , zihnimiz bu kez , o nesnede bulunanlardan çok bulunmayanlara odaklanır . Bir nesne ile karşılaştığımızda , öncelikle onda bulunan özellikleri düşünmemiz gerekirken , bu durumda tam tersine , salt onda bulunmayanlara odaklanır , o şeyi Küçük Görürüz.


Öz bilinç, Kendini Hor Görme , Öz Saygı


İnsan kendisini sadece bedenin etkilenmeleri ve bunların zihnindeki fikirleri aracılığı ile tanır . 

Zihin salt kendisinin farkında olmaktan , kendi kendini bilmekten dahi, daha üstün bir kusursuzluğa geçer ve Sevinç ile etkilenir.

Bu kendisini izlemekten duyduğu sevinç , başkalarının kendisinden övgü ile söz ettiğini imgelemesi ile , daha da çoğalır.

Zihin sadece kendi yeteneklerini , kendi etkinlik gücünü imgelemeye çabalar , kendi güçsüzlüğünü imgelediğinde ise canı sıkılır .

Bu “can sıkıntısı” başkalarının kendisini kınadığını ya da ayıpladığını, imgelediğinde , daha da büyür.


İnsanın kendi güçsüzlüğü hakkında edindiği fikre eşlik eden Hüzne, Kendini Hor Görme , kendi gücünün farkında olmasından doğan Sevince de , Öz Saygı ya  da Kendinden Hoşnut Olma denir. 


KİMSE ALINMASIN AMA..

İnsanın bu kendisinden hoşnut olmasından doğan sevinç, kendi erdemlerinin ve etkinlik gücünün her farkında oluşunda yenilendiği için , herkes kendi başarılarını anlatmaya, bedenin ve zihnin meziyetlerini sergilemeye can atar ve bu nedenle , insanlar , birbirleri için çekilmez hale gelirler . 

Bu durumun doğal sonucu olarak , insanlar birbirlerine karşı haset duyarlar , benzerlerinin zayıflıklarından haz alır, erdemlerini düşünmekten de sıkıntı duyarlar . 


Başkalarında bulunmadığı düşündüğümüz bir niteliğin, kendimizde bulunduğunu imgelediğimizde , bundan özellikle haz alırız . 

Bu niteliğin , genele, yani tüm insan türüne ait olduğunu düşündüğümüzde ise, duyduğumuz sevinç azalır. 

Bu istenen niteliğin , başkalarında bizden daha güçlü olarak bulunduğunu imgelediğimizde ise, bundan hüzün duyarız .

Bu hüzünden hemen kurtulmak ister , bunu sağlamak için, benzerlerimizin eylemlerini yanlış yorumlamaya, kendimizinkileri de mümkün olduğuna süslemeye çabalarız.












































Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GYGES'İN HİKAYESİ