THETIS DENİZALTISI / STEFAN ZEIG
Savaştan bir kaç ay önce İngiltere’de Thetis adlı denizaltı, içinde doksan ya da yüz insanla batmıştı. Ben o sırada Londra’daydım ve bütün kentin, dahası bütün ülkenin bu tek olaydan nasıl etkilendiğini gördüm.
Sokak köşelerinde yayalar, gazete satıcılarının ellerinden gazeteleri kapıyorlardı. Tiyatrolar ,sinemalar boşalıyordu. Herkes , havasız ortamda kapalı kalan ,ölmek üzere ya da ölmüş olan o doksan ya da yüz kişinin yazgısından başka bir şey düşünmediğini duyumsamaktaydı.
Herkes için ansızın, ilgisiz bir filmin oynadığını görmek ya da işine gitmek dayanılmaz olmuştu ve ne kadar tedirgin , iç dünyalarında bu olay üzerinde ne denli yoğunlaşmış oldukları insanların yüzlerinden okunuyordu. Farklı ,daha dalgın bakışları, farklı yürüyüşleri vardı ve tek tek her insan o küçük gemi ile birkaç düzüne insanı düşünmekteydi.
Tek tek herkes, o tıkış tıkış alanda havanın nasıl giderek boğucu olduğunu , bulanık bir biçimde de olsa hala bir kurtuluş mucizesini düşleyen bilinci zamanla nasıl felce uğrattığını, eşlerin. anaların kıyıda durup az sayıda kurtulanlar arasında kendi çocuklarını, kocalarının da bulunup bulunmadığını anlamak için nasıl beklediklerini kafalarında canlandırmaktaydı.
Üç ya da dört gün boyunca kırk milyon İngiliz o doksan-yüz kişinin arasında ve onlarla yaşadı, dev bir filonun bu tek ve minnacık gemisinden ötürü bütün bir ulus duyularını acılı bir gerginlikle doldurdu.
Ama birkaç ay sonra ,savaş başladı, artık her hafta en aşağı bir denizaltı, bir İngiliz ,bir İngiliz, bir Fransız ,bir Alman denizaltısı batıyordu ve içindeki insanlar da aynı şekilde acı çekiyor bekliyor ve ölüyordu. Fakat bunları duyumsamanın başlangıçtaki gücü, her yinelemeyle birlikte kendini daha da tüketiyordu.
Milyonlar , bu az sayıdaki insanın yazgısını her defasında kafalarında canlandırmayı ve duyumsamayı ne becerebiliyorlar ne de istiyorlardı. Dünya çapındaki bu felaket sürüp gittikçe ,acı çekmek ve acı çekenlerle birlikte duyumsamak arasındaki orantının adil olmaktan o ölçüde uzaklaştığını kısa zamanda anlamak zorunda kaldık.
Bu gün savaşın başlamasından sonra bir yıl sonra , bin kişinin ölümü duygular üzerinde daha önce yüz kişinin ölümünün gücüne sahip değil .
Gazetedeki haber soluk kalıyor, yalnızca beyne ulaşıyor, bitkin düşmüş imgeleme , yorgun bitkin yüreğe ulaşamıyor.
Gazetedeki haber soluk kalıyor, yalnızca beyne ulaşıyor, bitkin düşmüş imgeleme , yorgun bitkin yüreğe ulaşamıyor.
Ve ben kendime bu zamanda en çok neden acı duyduğumu sorduğumda , böylesine ölçüsüz acılar yaratan bir zamanda her şeyi birlikte duyumsayamamaktan , bu zamanın insanlarla birlikte insani acıları birlikte duyumsama gücünü de katletmesinden acı duyduğumu itiraf etmek zorunda kalıyorum

Yorumlar
Yorum Gönder